2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2012 Salı

Harmony

2010 yılı yapımı olan bir Güney Kore filmi ile daha yazılarımıza devam ediyoruz.


Afişten de dikkatinizi çekeceği gibi tanınmış bir isim var bu filmde.''Lost'' dizisinden tanıdığımız Yunjin Kim nam-ı diğer ''Sun'' başrolde oynuyor.

Harmony, farklı suçlar nedeni ile ceza evine düşmüş, bir arada yaşam mücadelesi vermeye çalışan kadın mahkumların hikayesini anlatan bir dram filmi.Yunjin kim ise ceza evine girdiği sırada hamile olması nedeni ile bebeğini ceza evinde doğurur.Yasalar gereği 18 aylık iken bebek evlatlık verilmek zorundadır ve bebeğini dışarıda bir gün olsa bile görebilmek için ceza evindeki kadınları ikna ederek bir koro kurar.Ne şans ki yıllar önce koro şefliği yapan bir mahkum bulunmaktadır koğuşlarında.Bu koro tüm kadın mahkumların hayatını değiştirmeye yetmiştir.Her anları beraber ve uyum içinde geçmeye başlamış, aralarında anlaşmazlık olan mahkumlar bile dostluk adımları atmışlardır.Sesi kötü olan, kendine güvenemeyen mahkumlar yüreklendirilerek herkese koroda  bir görev verilmiştir.Bu sayede Yunjin kim, bebeğini bir kere bile olsa dışarıda görmek hayali ile yanıp, tutuşur.


Kurdukları grup ceza evi yönetimini de etkilemiş, dışarıda konserler bile vermeye başlamışlardır.

Dram severlere önerebileceğim bir film.Her ne kadar daha iyi olabilir gözüyle baksam da, hikaye de yer yer kopukluklar olsa da bütününde sevebileceğiniz bir film olarak düşünüyorum.En azından mücadele, hayattan vazgeçmeme, bulunduğu koşullara boyun eğmeyen insanları anlatan bir film olması nedeni ile izlenmeye değer.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Finding Mr. Destiny ( Kim Jong-ok Chatgi ) 2010



Filmin Adı: Finding Mr. Destiny
Orjinal Adı: Kim Jong-ok Chatgi
IMDB Puanı: 6,1
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1826714/
Yönetmen: Yu-jeong Jang
Yıl:2010
Ülke: Güney Kore
Tür:  Dram, Romantik Komedi







Yine 2010 yapımı güzel bir film tavsiyesi ile devam ediyoruz.


İzlemek ve indirmek için linkini google'da kolayca bulabileceğiniz film hakkında biraz bilgi verelim.


Başrol oyuncumuz olan sevimli mi sevimli Seo Ji Woo, geçmiş dönemlerde yaptığı bir Hindistan gezisi sırasında kendisi gibi güney kore'li olan Kim Jong-Ok ile tanışır ve Hindistan'daki günlerini kendisi ile geçirerek, aşık olur.Yıllar sonra bile bu yaşadığı günleri ve Kim Jong-Ok'u unutamaz.




Bu arada girişimci bir genç tarafından ''Finding Your First True Love Company'' adında bir şirket kurulur ve amaç herkesin yıllar önce yaşadığı, izini kaybettiği aşkları bulmaya yöneliktir.


Seo Ji Woo babası tarafından bu firmaya yönlendirilerek, kendisi istemese de ilk aşkını bulmak için zorlanır.İlk aşkını bulabilmek için ufak tefek tüm ip uçlarından yola çıkarak hemen hemen tüm Güney Kore'yi bu şirketin kurucusu olan genç ile dolaşmaya başlarlar.Bu arada bu yolculukta ikili arasında da bir etkileşim söz konusudur.


Çok tatlı, sıcak ve samimi olan bu filmde sıkılmanız söz konusu bile değil.Çok renkli ve canlı sahneler var.Müzikal görüntüleri, Hindistan güncesi vb. sahneler oldukça başarılı.




Dipnot olarak bu film 2006 yılında Güney Kore'de gösterilmeye başlanan ve başarılı olan Kim Jong-Ok Chatgi müzikalinin sinema uyarlaması imiş.


Benim puanım 7/10.


İyi Seyirler.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Secret Garden (Sikeurit Gadeun)

Eğilmiş, prensi alnından öpmüş.

Önce hançere, sonra prense bakmış

Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış.

Hançeri dalgalara fırlatmış.

Güneş ışınları denizi aydınlatıyorken

denizkızı kendini sulara bırakmış...

..ve denizkızı, denizdeki

su kabarcıklarından biri olmuş.

Küçük deniz kızı gökyüzüne

doğru çıkıp yok olmuş.

Hayat her yönüyle fena halde savaşa benzer. Mücadeleye benzer. Karun gibi zengin olsanız da, tek göz odada yaşayan fakir bir insan olsanız da bir çok problem yakanızı bırakmaz. Bazen hiçbir şey istediğiniz gibi olmaz. İnsanoğlu seçimleriyle yaşar. Önünüzdeki seçimlerden birini seçmeniz demek, diğer tüm seçenekleri öldürmeniz demek. Tek vuruşluk bir haktır bu ve bu yönüyle fena halde ‘golden shoot’a benzer. Tercih edilmeyen seçenekler için son vuruşu yapmışsınızdır. Duyumsadığınız sevgi ve aşk da bu problemlerden biridir. Karun gibi zengin olmanız, delicesine bağlandığınız fakir bir insana sorunsuz sahip olabilmenizi sağlamaz.

Lewis Carroll, Alice ve beyaz tavşan karakterini yarattığında, eserinin dünyaya damga vuracağını ve bir çok felsefi alanda didik didik incelenip, bir çok hayat sekmesinde öncü olarak dikkate alınacağını biliyor muydu, orası muammadır. 19. yüzyılda yaratılmış bir eser yıllarca irdelendi. Beyaz tavşanın peşinden koşturan nice insanoğlu oldu. Olaya basit gözle bakanlar için Alice bir çocuk karakteri, öykü de bir çocuk öyküsüdür. Ama gerçek öyle değildir. Bu öykünün içinde hayatın gizemleri yatar. Seçimlerimiz yatar.Neyi tercih ettiğimiz, hayatımızı nasıl yaşayacağımız, gerçek ile hayal gücü arasında dünyaya nasıl sarılacağımız söz konusudur. Bazılarımız için hayal gücü gerçeğin de ötesidir. Hatta gerçeğin ta kendisidir. Hayallerimizde yaşarız ve gerçekleri yaşayanlardan daha mutluyken buluruz kendimizi. Alice gibi hayallerinin peşinde koşanlar kendi tercihlerini yapmışlardır. İnsanüstü bir yaşam kuyusunun içine düşmüşlerdir.

Aşk hiç ama hiç kolay bir şey değildir. En zor savaşlardan biridir. Alice, Beyaz Tavşan’a nereye gideceğini sorduğunda, Beyaz Tavşan istediği yere gidebileceğini söylemişti. Alice bir türlü emin olamamıştı. Gideceği yer neresiydi? Nereye gitmeliydi? Beyaz Tavşan, bunu kendisinin seçmesi gerektiğini söylemiş ve hangi yolu seçerse seçsin yola devam edeceğini ve gitmesi gereken yere gideceğini söylemişti. Çünkü hangi yolu seçerseniz seçin, ulaşacağınız bir nokta vardır.

Ya da deniz kızı gibi su kabarcıkları arasında kaybolur gidersiniz. Bir hayatı yaşamak, bir aşkı yaşamak bazen denizkızı olmayı gerektirir. Hayatta var olmanıza rağmen aslında yok olmanızı gerektirir. Oradasınızdır ama yoksunuzdur.

Peki bunca kelamı neden ettim? Denizkızı’ndan girip neden Alice’den çıktık? Neden fantastik dünyalara yol aldık ve Denizkızı ile birlikte bilinmeze yol aldık?

Hepsi Secret Garden adı verilen, ölümcül bir Güney Kore dizisi yüzünden.. Kim Joo Won, harika görünüşlü fakat kibirli ve çocukça bir adamdır. Gil Ra-Im ise gözde aktrislerin bile kıskandığı, savaş sanatları bilgisi olan aksiyon filmlerinin dublörü olan bir kızdır. Kim Joo Won bir karun kadar zenginken, Gil Ra-Im tek göz odada yaşayan fakir bir kızdır. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin ve hayatları o noktadan sonra eskisi gibi olmayacaktır. Bir savaş başlamıştır. Aşk savaşı ve mücadelesi.. Bir gün tuhaf bir eve girerler. Evdeki yaşlı kadın onlara içmeleri için likör ikram eder. Ertesi gün ikili uyandıklarında, bedenleri ve ruhlarının yer değiştiğini görürler.

Bu ikilinin yaşamları fantastik bir yolculuktur aslında. Aşklarını en güzel ifade edebilecek şey Denizkızı öyküsüdür. Sık sık okudukları “Alice Harikalar Diyarı’nda” eseriyle birbirlerine atıfta bulunurlar yaşamlarında. Bu öyle zor bir aşk öyküsüdür ki, birinin su kabarcıkları gibi patlayıp yok olması gerekebilir. Zor bir yaşam yaşaması gerekebilir. Bu iki harika öyküye atıfta bulunan dizi, bu muhteşem fantastik dokumalarını insanüstü yoğun ve duygusal müziklerle birleştirdiğinde şu an yaşadığınız hayattan kopup gittiğinizi görüyorsunuz. Aslında bu diziyi izleyenlerin her biri Alice’dir. Alice gibi kuyuya düşmüş ve hayallerinde yaşamaya başlamıştır. Bu diziye gömüldüğümde derin kuyuya düşüyor ve hayallerin içindeki gerçekliklere ulaşıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum. Vurucu sahnelerde hemen araya giren o müziklerle ise neye uğradığımı şaşırıyorum. Karakterler güldüğünde gülüyor, ağladığında ağlıyorum. Saflığın ve masumiyetin dokunuşlarını duyumsuyorum; alnımda, kalbimde ve beynimde. Dizinin çekildiği bazı mekanların cennet dokumaları tadında olması vurucu bir etkide bulunuyor. Tıpkı Alice’in yolunu kaybettiği orman gibi.. Hiç bitmesin istiyor insan. Bu öykü hiç bitmesin istiyor..

Dizinin müzikleri için sayfalar dolusu yazmak lazım. Bunca duygu yoğunluğunu bu kadar birebir kapsayan ve cuk diye oturan nadide şaheserleri yazabilmek insanüstü bir ruh hali olsa gerek. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu müzikleri o sahnelerle izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadım.

20 bölümlük dizi, özellikle onlu bölümlere geldiğinde dayanılmaz bir ruha haline bürünüyor. O bölüme kadar sürekli gülen, eğlenen, kopan sizler, büyük bir duygusal fırtına ve hayaller dünyasında koşturmaya başlıyorsunuz. Kaldıramıyorsunuz. O yoğunluğu kaldıramıyorsunuz..

Güney Kore görsel sanatında ince bir nüans var. Büyük bir masumiyet ve saflık var. Müthiş bir oyunculuk var. Onlu bölümlere geldiğinde her bölümüyle “A Moment to Remember” tadını almaya başlıyorsunuz. Misal bu filmi dış mihraklar yapsa aynı etkiyi alamazsanız. Bu Güney Korelilerin DNA’sına nüfuz etmiş hastalıklı bir ruh hali olsa gerek. Bu DNA yapısı size evriliyor. Sanat denen şey budur diyorsunuz..

Kim Denizkızı olacaktır? Kim Joo Won mu, Gil Ra-Im mi?

Dizi boyunca iki ana karakterin birbirlerine atıfta bulunduğu ve aşklarını ifade ettikleri Denizkızı öyküsü nedir peki?

Denizkızının, su kabarcıklarından biri olup ölmemesi için ya prensin ya da denizkızının ölmesi gerekiyor. Büyücü bir hançer verip güneş doğmadan önce prensin kalbine saplamasını söyler: “Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar denizkızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek.”

Küçük deniz kızı prensi alnından öper. Önce hançere, sonra prense bakar. Kıyamaz. Derken vakit dolar. Birden kızın elindeki hançer titremeye başlar. Hançeri hızla, uzaklara, dalgalara doğru fırlatır.

Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyordur. Vücudu hemen eriyiverir. Köpük haline gelir. Köpükler üzerindeki, minik baloncuklardan biridir artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyordur.

Küçük deniz kızı yükseğe, hep daha yükseğe çıkar. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşır.

-“Nereye gideceğim şimdi?” diye sorar, kendi kendine.

-“Gök kızlarının yanına”, der baloncuklardan biri. “Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.”

Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlar. Prense son kez bakıp gülümser. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselip kaybolurlar.

Hayat gizemli bahçede kaybolmak gibi değil midir zaten? Bu dizi belki de dünyanın en iyi dramalarından biri. Beni Six Feet Under kadar yerin dibine gömmüş bir mükemmellik..

Ve işte dizinin o ölümcül parçaları.. Hiç tarzım olmamasına rağmen beni yıkan bu parçaları, dizinin yoğunluğuna bağlamak lazım..

5 Nisan 2011 Salı

The Man From Nowhere (Ah Jeo Sshi) 2010


Filmin Adı: The Man From Nowhere
Orjinal Adı: Ah Jeo Sshi
IMDB Puanı: 7,8
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1527788/
Yönetmen: Jeong-beom Lee
Yıl:2010
Ülke: Güney Kore
Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim
Torrent



2010 yılı Güney Kore sineması açısından epey güzel geçti kanımca.Onlarca film çekildi, onlarca farklı senaryolar üretildi ve biz sinema severlerin beğenisine sunuldu.Blog'da epey bahsedeceğim 2010 filmlerinden.

Bu blog'a ilk olarak son dönemlerde gerçekten çok sevdiğim ve etkilendiğim, defalarca izlesem bile bıkmayacağım türde olan bu güzide film ile başlamak istedim.

Sinema severlerin, özellikle Güney Kore Sineması'na ilgi duyanların muhakkak izlediği, en azından haberdar olduğu bir film ''The Man From Nowhere''.


Film'in konusu hakkında kısaca bilgi verecek olursam, başrol oyuncumuz Bon Win rehine dükkanı sahibi, yalnızca 10 yaşındaki komşusu olan küçük kız ile arkadaşlık yapan kendi halinde bir adamdır.Küçük kız ise Annesi ile yaşamasına rağmen annesinin ilgisizliği ve de uyuşturucu bağımlısı olması nedeniyle başı boş dolaşan, umursanmayan ve de okula bile gitmeyen sevgiye muhtaç bir çocuktur.Annesi dansçı olarak çalıştığı bir bar'da bir uyuşturucu takas işine karışır ve olaylar bundan sonra gelişmeye başlar.

Bir nevi Anne kendini ve de küçük kızın hayatını tehlikeye atmıştır.Kendisine ait olmayan uyuşturucuyu asıl sahibi olan Mafya üyelerinden kaçırmıştır.Mafya lideri ise adamlarına 3 gün mühlet vererek, malın bulunmasını emreder.Bu noktadan sonra adamlar Kadın'ın malı aldığını ve de bir çanta içerisinde malı rehine dükkanına verdiğini kameralardan tespit ederek, dükkanı basarlar.Bu arada adamlar malı almalarına rağmen kadını ve kızı rehin alarak başrol oyuncumuz Bon Win'i karşılarında bulurlar.Özellikle küçük kız için girdiği bu mücadelede sürpriz hayatlarla, olaylarla ve en önemlisi acımasız, insanlara değer vermeyen mafya bozuntuları ile karşılaşır Bon Win. Artık gerisini anlatmayayım, bu noktada film'i izlemeye başlayın derim :)


Film için özellikle belirtmek istediğim iki nokta var.Birincisi başrol oyuncuları olan ufaklık Sa-Ron Kim ve Bon Win'in olağanüstü performansları, ikincisi ise hiç bir şekilde dramatize edilmeden bildiğimiz bir öykünün izleyiciye aktarılma şekli.Ufaklığın ikinci filmi olması ve de bu yaşta böyle oyunculuk sergilemesi adeta ağzınızı açık bıraktırıyor. İlk filmi ''A brand new life'' 'da ki performansını bilmeyenler için o filmi de önerebilirim.Ne kadar durağan bir film olsa da sırf ufaklığın performansı için izlenmesi gereken filmlerden birisidir.

Velhasıl kelam, sürekleyici, aksiyon sahnelerinin belli bir dozda ve de başarılı olduğu, buram buram dram kokan sahneler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt.İki sahnesinde gözümden yaş geldiğini hatırlıyorum :)

İyi seyirler.

Benim puanım 9/10.Torrent