28 Nisan 2011 Perşembe

Monday


Derin uykudasınız. Gözlerinizi aniden açıyorsunuz. Kendinizi oldukça yabancı bir yerde buluyorsunuz. Duvarlara, odaya, sağınıza ve solunuza bakıyorsunuz. Sizin odanız değildir burası. Bir otel odasındasınız. Buraya nasıl geldiğinizi hatırlamıyorsunuz. Ne işim var burada diye aklınızı yiyorsunuz. Hatırlamaya çalışırsınız. Zorlarsınız kendinizi. Ve hatıralar yavaş yavaş belirmeye başlar.

Bir cenaze merasimindesiniz. Tek tip kıyafetler. Aynı sessizlik. Aynı tavır ve duruşlar. Toplumun aynası koyulmuştur sanki karşımıza. Bakarız usul usul. Tek kelime bile edilmiyor. Tabut hemen önünüzde. Uzun süren bir sessizlik. Nihayet aralarında biri konuşur: “Bu ne kadar güzel bir resim! Su gibi!” Resmi görürsünüz. Ölünün resmini. Herkes hayran hayran bakar. Özellikle erkekler. Ölen kişi oldukça temiz suratlı ve kız gibi güzel bir erkektir. Erkeklerin benliğini sorgularsınız. Öyle hayranlıkla bakmaktadırlar ki, bir an seksüel durumlarını aynı cinselliğe yontmak istersiniz.

Ve aralarında biri tabutun yanlış durduğunu, başının kuzeye bakması gerektiğini söyler. Herkes el atarak tabutun yerini değiştirir. Ölünün başı artık kuzeye bakmaktadır. Bir telefon gelir. Doktorun birinden. Ölünün doktorundan. Ölünün kalp pili olduğunu ve yakılmadan önce kalbindeki kablolardan kırmızı olanının kesilmesi gerektiğini söyler. Cenaze ahalisi el atar olaya. Kalp bölgesindeki dikişler yavaşça sökülür. Kablolar açığa çıkar. İkisi de kırmızı olan kablolar. Hangisi daha kırmızıdır ve hangisi kesilmelidir? Kesilir biri. Ve ceset patlar. Dağılır o güzel beden.. O güzel yüz.. Erkekleri kendisine hayran bırakan o erkek yüz..

Tekrar otel odasındayız. Evet. Yavaş yavaş belirmeye başlamıştır anılar. Bu daracık odaya nasıl geldiğini anılar belirdikçe anlamaya başlayacaktır.

Sevgilisiyle buluşur. O gün kötü bir gündür. Bir ceset patlamıştır. Kabloyu kesen el ona aitti. Sevgiliye bu durum anlatılmak istenir. Sevgili oralı bile değildir. Sürekli keser lafını. Böler anlatmak istediği şeyleri. Boş konuşan ve karşıdakini dinlemeyen saygısızın teki bir sevgilidir. Konuşur da konuşur. Nihayetinde sen ne diyecektin der. Adam anlatmaya çalışır. Ama gülmekten doğru düzgün anlatamaz. Bugün gittiği cenazede cesedin patladığını anlatmaya çalışırken gülme krizine girer. Sevgili alıp başını gider.

Yine otel odasındasınız. Anılar iyice belirginleşmeye başlar. Terlemeye başlarsınız.

Bir bardasınız. İçiyorsunuz. Önünüzde misketimsi bilyeler. Kendi kendinize oynuyorsunuz. Yanınızda bir falcı. Hayat çizginize bakmak ister. Hayat çizginize bakarken deli gibi gülmeye başlar. Siz de onunla birlikte gülmeye başlarsınız. Hayat çizgisini anlatmak isteyen falcı, kelimeleri boca etmek ister ama girdiği gülme krizi engeller bunu. Bardaki herkes de sizinle birlikte gülmeye başlar. Nihayet birkaç kelam edebilir. “Muhteşem bir hatunla tanışacaksın. Beyaz renkler içinde.” Eliniz bilyeye çarpar. Barın uzun masası boyunca yavaş yavaş ilerlemeye başlar. Hiç kimse durdurmaz bilyeyi. Ta ki bilye masadan düşmek üzereyken kırmızı ojeli bir parmak onu durdurana kadar. Yüzünü görürsünüz. Beyazlar içerisinde harika bir hatun!

Otel odasında şaşkınlık içerisindesiniz. Devam eder hatıralar..

Barda tuvalete gidersiniz. Döndüğünüzde tuvalete gitmeden önce orada olmayan insan yığınını görürsünüz. Yakuza mafyası.. Şef seni gözüne kestirir. Erkek adamın içeceğini söyler ve içmeye başlarsınız. Beyazlı muhteşem hatun şefin yanındadır. Hatun sigarayı içki bardağına atar. İçinde sigaranın olduğu içkiyi bir çırpıda içer ve sigarayı da yersiniz. Şef bayılır size. Adamımsın der ve alır götürür seni mekanına.


Mekanında tüm kalabalık seni izlerken müzik eşliğinde çılgın gibi dans edersin. Tüm gözler sana kilitlenmiştir. Bir elinde içki şişesi, beyninde çılgınlık. Şefin yanındaki beyazlı hatunu şefin yanından alır, şehvetli bir dans tutturursunuz. Şef çılgınlar gibi alkışlar. “Adamımsın sen benim. Gel benimle,” der. O bunları derken kadının bedeninde oynaşmaktadır eliniz. Kadın kendinden geçmiştir ve şef oralı bile değildir.


Sıradan bir pazarlamacısınız. Çocuk oyuncakları pazarlamaktasınız. Şef sizi uyuşturucu satıcısı yapmak ister. Kabul etmezsiniz. Tartışırken dolaplardan biri açılır. Pompalı tüfek ile karşı karşıya kalırsınız. İşini bitirirsiniz oracıkta.

Otel odasındasınız. Gözlerinize inanamazsınız. Hayır olamaz bu dersiniz. Bunlar bir hayal, bu bir rüya dersiniz. Gazeteyi alırsınız elinize. Pazartesidir. Hangi ara bu kadar zaman geçmiştir. Televizyonu açarsınız. Ülke çalkalanmaktadır. Sizden bahsedilmektedir. Elinizde pompalı tüfekle bir çok can almışsınız. Aslında kötüleri bitirmiş, iyilere, masumlara yardımcı olmuşsunuz. Kimisi sizi adaletin dağıtıcısı olarak görmüş, kimisi bir katil.


Gerçek gücün nerede olduğuna dair değişmeyen bir gerçek vardır. Gerçek güç insanoğlunun içinde mi, yoksa eline aldığı silahta mı? Elinizde silah yokken herkes ezmiştir sizi. Size onca hakaret edilmiştir. Hiçbir şey söyleyememişsinizdir. Hakkınızı hiç koruyamamışsınızdır. Sessiz, kendi kabında, saftirik bir rol benimsemişsinizdir yıllar boyu. Ama sarhoş olup elinize silahı aldığınızda Mr. Hyde’a dönüşmüşken bulursunuz kendinizi.

Adaleti sağlayan nedir? Kanunlar mı, yoksa kanunların uygulanmasını sağlayan silahlar mı? Sizi adamdan saymayan çok güçlüler bile, sizi karşısında silah ile görünce tam bir yalakanız haline dönüşmüştür. İnsanları en karaktersiz ve yalaka hale büründüren şeylerden biri ölüm korkusu mudur? Yoksa daha çok yaşama isteği mi?

Hayatın kendisi bir kara komedi aslında. Elinden silahı attığında sevgiyi ve şefkati hatırlayan, ama eline silahı aldığında Mr. Hyde’a dönüşen bir toplum ve ruh hali.

Bence siz ne yapın ne edin, bunun görsel halini bir de Hiroyuki Tanaka’nın ‘Monday’ ( http://www.imdb.com/title/tt0239655/ ) isimli şaheserinde takip edin. Bir toplumun ne kadar kendinden geçebileceğini ve insanın olduğu her yerde muhakkak zaafların, hataların, kusurların olacağını görün. Sevgi oralarda bir yerlerdeyse asıl güç nerededir? Ya silahlar?

20 Nisan 2011 Çarşamba

Finding Mr. Destiny ( Kim Jong-ok Chatgi ) 2010



Filmin Adı: Finding Mr. Destiny
Orjinal Adı: Kim Jong-ok Chatgi
IMDB Puanı: 6,1
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1826714/
Yönetmen: Yu-jeong Jang
Yıl:2010
Ülke: Güney Kore
Tür:  Dram, Romantik Komedi







Yine 2010 yapımı güzel bir film tavsiyesi ile devam ediyoruz.


İzlemek ve indirmek için linkini google'da kolayca bulabileceğiniz film hakkında biraz bilgi verelim.


Başrol oyuncumuz olan sevimli mi sevimli Seo Ji Woo, geçmiş dönemlerde yaptığı bir Hindistan gezisi sırasında kendisi gibi güney kore'li olan Kim Jong-Ok ile tanışır ve Hindistan'daki günlerini kendisi ile geçirerek, aşık olur.Yıllar sonra bile bu yaşadığı günleri ve Kim Jong-Ok'u unutamaz.




Bu arada girişimci bir genç tarafından ''Finding Your First True Love Company'' adında bir şirket kurulur ve amaç herkesin yıllar önce yaşadığı, izini kaybettiği aşkları bulmaya yöneliktir.


Seo Ji Woo babası tarafından bu firmaya yönlendirilerek, kendisi istemese de ilk aşkını bulmak için zorlanır.İlk aşkını bulabilmek için ufak tefek tüm ip uçlarından yola çıkarak hemen hemen tüm Güney Kore'yi bu şirketin kurucusu olan genç ile dolaşmaya başlarlar.Bu arada bu yolculukta ikili arasında da bir etkileşim söz konusudur.


Çok tatlı, sıcak ve samimi olan bu filmde sıkılmanız söz konusu bile değil.Çok renkli ve canlı sahneler var.Müzikal görüntüleri, Hindistan güncesi vb. sahneler oldukça başarılı.




Dipnot olarak bu film 2006 yılında Güney Kore'de gösterilmeye başlanan ve başarılı olan Kim Jong-Ok Chatgi müzikalinin sinema uyarlaması imiş.


Benim puanım 7/10.


İyi Seyirler.

18 Nisan 2011 Pazartesi

The Ramen Girl


Hayatta karşımıza her zaman sorunlar çıkar. Bu hayata bir kere gelmişsek eğer; benliğimizi bulduğumuzda, ellerimiz cebimizde hayat basamaklarını çıkamayacağımızı deneyimlerimizle öğreniriz. Hayatın karşımıza çıkardığı sorunların bir son bulması mümkün değil. Hal böyle olunca insanoğlunun her türlü şartlara karşı göstereceği direnç ve sağlayacağı uyum devreye girer. Eğer insanın ruhunda inatçılık ve savaşçılık varsa, her ortama, her soruna direnç gösterir ve uyum sağlar. Ruhunda inatçılık ve savaşçılığın gram ağırlığı yoksa, hadi geçmiş olsun.

İnsanoğlu karşısına bir yol çıktığı zaman bunu nasıl karşılar? Durumun genel perspektifini çıkararak olayın tekniğini kapmaya mı çalışır, yoksa inat ettiği o işin ruhunu kapmaya mı? Görüntü ve teknik belki önemlidir ama o işin içinde yürekten gelen bir dokunuş, iç sesten gelen bir hamur yoksa ortaya çıkacak şey sıradan bir şeydir.

Sevgilisi yüzünden Japonya’ya giden Abby’nin başından geçenler o kadar kolay olmasa gerek. Sırf bir sevgili yüzünden tüm hayatını değiştirecek bir karar alarak Japonya’ya giderseniz ve sevgili daha birkaç ay olmadan Japonya’dan çıkıp giderse sap gibi kalırsınız bir anda ortada. Ya geri döneceksinizdir, ya yabancı bir ülkenin topraklarında yalnızlık tohumlarını yutkunursunuz gözyaşları içinde ya da bir gün balkonunuzdan bakarken, köhne bir Ramen lokantasının karanlık içindeki o çekici kırmızı ışıklarına ve sıcaklığına şahit olur ve oraya gitmek istersiniz. Gidersiniz de..


İnanılmaz bir sağanak yağmur yağarken Ramen lokantasına girersiniz. Kapatılmıştır aslında. Orta yaşı biraz geçkin karı koca işletmektedir orayı. Size Japonca kapalı olduklarını söylerler. Siz Japonca’nın J’sinden bile anlamamaktasınız. Gözyaşları içerisinde ne kadar yalnız olduğunuzdan, dertlerinizden bahsedersiniz. Söylediğiniz tek kelimeyi bile anlamazlar. Sizler de onların söylediği tek kelimeyi anlamazsınız. Neler söylendiği hiç anlaşılmasa bile bazen beden dili, gözyaşları, o masumiyet bir şeyler anlatır. Sizi deli sansalar bile! Önünüze bir tas ramen koyarlar.

Ramen.. Bir yemek. Makarnanın çorbalısı gibi bir şey. Domuz eti suyuna, soya sosuna veya tavuk eti suyuna yapılan ve bir çok malzeme eklenen makarna yemeği. Rameni silip süpürür kızımız. Hemen karşısındaki kedi heykeli el sallar ona. Gülümser. Gözyaşlarından eser kalmaz.

Ertesi gün tekrar gelir ve orada çalışmak ister. Ramen ustasının öğrencisi olmak istediğini söyler. Usta öyle çok çektirir ki! Başlangıçta ne kadar pis iş varsa yaptırır. Tuvaletten kapkacaklara kadar. Çok gaddar bir ustadır kıza karşı. Ama hepsinin bir nedeni vardır.


Filmin sıcaklıkla beni kavradığını, Brittany Murphy’nin oldukça sevimli oyunculuğuyla beni kendisine aşık ettiğini söylemeliyim. Film boyu usta ne kızın söylediklerinden bir şey anlar, ne de kız ustanın bir şey söylediğinden anlar. Bir taraf sürekli Japonca konuşur, diğer taraf İngilizce. Birbirimizin kelimelerini anlamasak bile sanki bir şeyleri hissederiz. Asıl anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu, neleri anlamamız gerektiğini ve duygunun sesinin olduğu yere bakmamız gerektiğini.

Bir insanın güçsüz ve ağlak bir ruh haline sahipken, saçma sapan kararlar almışken, başlangıçta aptal gibi görünürken, savaşçı ve inatçı bir ruha bürünüp, kimsenin o güzelliğiyle tuvalet taşlarında dahi sürünmeyeceği bir ruh halinin her şeye göğüs gererek idealist bir yaşamın kollarına atıldığını görmek nasıl bir etkide bulunabilir iç dünyamıza? Devasa bir güzelliğe rağmen hiç burnu büyük davranmamak, çirkin ve sıradan insana bile büyük bir alçakgönüllülükle yaklaşmak, onlara bile sevgi vermek, koca bir kalbe sahip olmak içimizi sıcak tutan bir olgu.


Görüntüsüyle, o zamana kadar olan yaşantısıyla, başlangıçtaki yumuşaklığı ve ağlaklığıyla Japonya’nın ruh ve karakterine tamamen ters olan bir Amerikalı’nın özünde çok inatçı ve savaşçı bir ruh olarak ortaya çıkması, idealistliğinin peşinden koşturması sonucunda asıl mutluluğu ve huzuru yakalaması ve nihayetinde aslında tam bir Japon ruhuna sahip olduğunu kanıtlaması, insanoğlunun her ortama ayak uydurabileceğinin simgesi. Tabii ki inatçı ve savaşçı olmak koşuluyla..

Yıllar boyu nice Amerikalı'ya Japonlar tarafından Uzakdoğu sporları öğretildi filmlerde. Her seferinde bir intikam mücadelesi vardı. Klişe halini almış bir görüntü. Bu sefer yine bir Japon hoca, Amerikalı bir öğrenci. Ama konu dövüş değil. Ruhunu ortaya koyacağın, insanları tadıyla ağlatacağın bir yemek..

Bazılarına göre belki sıradan bir film, bazıları belki hoşlanmaz bile. Bu bakış açısıyla ilgili. Japon ruhuna karşı bir sevgim olduğu aşikar. Önemli olan hayata dair bir şeyler yakalayabilmek. O samimiyet ve alçakgönüllülük.. İçimizin sesini dinlemek. Bazen öfkeyi, bazen de inatçılığı yakalayabilmek.. Sonuna kadar inatçı olmak.

http://www.imdb.com/title/tt0806165/

Not: Brittany Murphy 20 Aralık 2009 tarihinde 32 yaşındayken kalbindeki rahatsızlık nedeniyle vefat eden bir sanatçı. 1970 doğumlu kocası Simon Monjack ile 1,5 yıl evli kalabilmişlerdi. Ölüm onları ayırmıştı. Ama Monjack de 6 ay sonra 23 Mayıs 2010'da vefat etti. Bu anlamda çok üzücü bir yaşam öyküsüdür Murphy - Monjack birlikteliği..

13 Nisan 2011 Çarşamba

A Petal (Ggotip) 1996



Filmin Adı: A Petal
Orjinal Adı: Ggotip
IMDB Puanı: 7,6
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt0114119/
Yönetmen:Sun-Woo Jang
Yıl:1996
Ülke: Güney Kore
Tür:  Dram
Torrent: 
http://www.asiatorrents.com/index.php?page=torrent-details&id=df2080ace3ca3d9f1ec301db19ba048aaaa94b2a



Gerçek olaylardan esinlenilerek yazılmış bir hikaye...


Film, aklını yitirmiş ve kimsesiz olan bir genç kızın, başı boş olarak sokaklarda dolaşırken, yolda gördüğü bir adam'ın peşine takılması ile başlıyor.
Flashback'ler ile hikayenin tamamını öğrenebildiğimiz bu filmden bahsedecek olursak, 1980 yılında, askeri darbenin yönetime el koymasının yıl dönümünde yaşanan, yapılan protestolarda askerlerin yüzlerce göstericiyi katlettiği Gwangju katliamında, Annesi öldürülen genç kızın bu olaylar sonrasında tamamı ile değişen yaşamından bahsetmektedir.Annesinin öldürülme anı, kendisinin de içinde bulunduğu katliam anlarının görüntüleri gözünün önünden gitmemektedir.Olaylardan sonra evsiz, kimsesiz kalan ve akli dengesini de yitirmiş olan kızın kötü muameleye ve de defalarca tecavüze maruz kaldığını film boyunca izliyoruz.
Yaşanan siyasi olayların bir hayatı ne derecede ''kötü'' olarak etkileyebileceğini Yönetmen bu filmde yeterince gözler önüne sermiş.Gösterildiği yıllarda bir çok festival'den ödüllerle dönen bu filmi şiddetle tavsiye ediyorum.


Puanım 8/10.


İyi Seyirler.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Secret Garden (Sikeurit Gadeun)

Eğilmiş, prensi alnından öpmüş.

Önce hançere, sonra prense bakmış

Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış.

Hançeri dalgalara fırlatmış.

Güneş ışınları denizi aydınlatıyorken

denizkızı kendini sulara bırakmış...

..ve denizkızı, denizdeki

su kabarcıklarından biri olmuş.

Küçük deniz kızı gökyüzüne

doğru çıkıp yok olmuş.

Hayat her yönüyle fena halde savaşa benzer. Mücadeleye benzer. Karun gibi zengin olsanız da, tek göz odada yaşayan fakir bir insan olsanız da bir çok problem yakanızı bırakmaz. Bazen hiçbir şey istediğiniz gibi olmaz. İnsanoğlu seçimleriyle yaşar. Önünüzdeki seçimlerden birini seçmeniz demek, diğer tüm seçenekleri öldürmeniz demek. Tek vuruşluk bir haktır bu ve bu yönüyle fena halde ‘golden shoot’a benzer. Tercih edilmeyen seçenekler için son vuruşu yapmışsınızdır. Duyumsadığınız sevgi ve aşk da bu problemlerden biridir. Karun gibi zengin olmanız, delicesine bağlandığınız fakir bir insana sorunsuz sahip olabilmenizi sağlamaz.

Lewis Carroll, Alice ve beyaz tavşan karakterini yarattığında, eserinin dünyaya damga vuracağını ve bir çok felsefi alanda didik didik incelenip, bir çok hayat sekmesinde öncü olarak dikkate alınacağını biliyor muydu, orası muammadır. 19. yüzyılda yaratılmış bir eser yıllarca irdelendi. Beyaz tavşanın peşinden koşturan nice insanoğlu oldu. Olaya basit gözle bakanlar için Alice bir çocuk karakteri, öykü de bir çocuk öyküsüdür. Ama gerçek öyle değildir. Bu öykünün içinde hayatın gizemleri yatar. Seçimlerimiz yatar.Neyi tercih ettiğimiz, hayatımızı nasıl yaşayacağımız, gerçek ile hayal gücü arasında dünyaya nasıl sarılacağımız söz konusudur. Bazılarımız için hayal gücü gerçeğin de ötesidir. Hatta gerçeğin ta kendisidir. Hayallerimizde yaşarız ve gerçekleri yaşayanlardan daha mutluyken buluruz kendimizi. Alice gibi hayallerinin peşinde koşanlar kendi tercihlerini yapmışlardır. İnsanüstü bir yaşam kuyusunun içine düşmüşlerdir.

Aşk hiç ama hiç kolay bir şey değildir. En zor savaşlardan biridir. Alice, Beyaz Tavşan’a nereye gideceğini sorduğunda, Beyaz Tavşan istediği yere gidebileceğini söylemişti. Alice bir türlü emin olamamıştı. Gideceği yer neresiydi? Nereye gitmeliydi? Beyaz Tavşan, bunu kendisinin seçmesi gerektiğini söylemiş ve hangi yolu seçerse seçsin yola devam edeceğini ve gitmesi gereken yere gideceğini söylemişti. Çünkü hangi yolu seçerseniz seçin, ulaşacağınız bir nokta vardır.

Ya da deniz kızı gibi su kabarcıkları arasında kaybolur gidersiniz. Bir hayatı yaşamak, bir aşkı yaşamak bazen denizkızı olmayı gerektirir. Hayatta var olmanıza rağmen aslında yok olmanızı gerektirir. Oradasınızdır ama yoksunuzdur.

Peki bunca kelamı neden ettim? Denizkızı’ndan girip neden Alice’den çıktık? Neden fantastik dünyalara yol aldık ve Denizkızı ile birlikte bilinmeze yol aldık?

Hepsi Secret Garden adı verilen, ölümcül bir Güney Kore dizisi yüzünden.. Kim Joo Won, harika görünüşlü fakat kibirli ve çocukça bir adamdır. Gil Ra-Im ise gözde aktrislerin bile kıskandığı, savaş sanatları bilgisi olan aksiyon filmlerinin dublörü olan bir kızdır. Kim Joo Won bir karun kadar zenginken, Gil Ra-Im tek göz odada yaşayan fakir bir kızdır. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin ve hayatları o noktadan sonra eskisi gibi olmayacaktır. Bir savaş başlamıştır. Aşk savaşı ve mücadelesi.. Bir gün tuhaf bir eve girerler. Evdeki yaşlı kadın onlara içmeleri için likör ikram eder. Ertesi gün ikili uyandıklarında, bedenleri ve ruhlarının yer değiştiğini görürler.

Bu ikilinin yaşamları fantastik bir yolculuktur aslında. Aşklarını en güzel ifade edebilecek şey Denizkızı öyküsüdür. Sık sık okudukları “Alice Harikalar Diyarı’nda” eseriyle birbirlerine atıfta bulunurlar yaşamlarında. Bu öyle zor bir aşk öyküsüdür ki, birinin su kabarcıkları gibi patlayıp yok olması gerekebilir. Zor bir yaşam yaşaması gerekebilir. Bu iki harika öyküye atıfta bulunan dizi, bu muhteşem fantastik dokumalarını insanüstü yoğun ve duygusal müziklerle birleştirdiğinde şu an yaşadığınız hayattan kopup gittiğinizi görüyorsunuz. Aslında bu diziyi izleyenlerin her biri Alice’dir. Alice gibi kuyuya düşmüş ve hayallerinde yaşamaya başlamıştır. Bu diziye gömüldüğümde derin kuyuya düşüyor ve hayallerin içindeki gerçekliklere ulaşıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum. Vurucu sahnelerde hemen araya giren o müziklerle ise neye uğradığımı şaşırıyorum. Karakterler güldüğünde gülüyor, ağladığında ağlıyorum. Saflığın ve masumiyetin dokunuşlarını duyumsuyorum; alnımda, kalbimde ve beynimde. Dizinin çekildiği bazı mekanların cennet dokumaları tadında olması vurucu bir etkide bulunuyor. Tıpkı Alice’in yolunu kaybettiği orman gibi.. Hiç bitmesin istiyor insan. Bu öykü hiç bitmesin istiyor..

Dizinin müzikleri için sayfalar dolusu yazmak lazım. Bunca duygu yoğunluğunu bu kadar birebir kapsayan ve cuk diye oturan nadide şaheserleri yazabilmek insanüstü bir ruh hali olsa gerek. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu müzikleri o sahnelerle izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadım.

20 bölümlük dizi, özellikle onlu bölümlere geldiğinde dayanılmaz bir ruha haline bürünüyor. O bölüme kadar sürekli gülen, eğlenen, kopan sizler, büyük bir duygusal fırtına ve hayaller dünyasında koşturmaya başlıyorsunuz. Kaldıramıyorsunuz. O yoğunluğu kaldıramıyorsunuz..

Güney Kore görsel sanatında ince bir nüans var. Büyük bir masumiyet ve saflık var. Müthiş bir oyunculuk var. Onlu bölümlere geldiğinde her bölümüyle “A Moment to Remember” tadını almaya başlıyorsunuz. Misal bu filmi dış mihraklar yapsa aynı etkiyi alamazsanız. Bu Güney Korelilerin DNA’sına nüfuz etmiş hastalıklı bir ruh hali olsa gerek. Bu DNA yapısı size evriliyor. Sanat denen şey budur diyorsunuz..

Kim Denizkızı olacaktır? Kim Joo Won mu, Gil Ra-Im mi?

Dizi boyunca iki ana karakterin birbirlerine atıfta bulunduğu ve aşklarını ifade ettikleri Denizkızı öyküsü nedir peki?

Denizkızının, su kabarcıklarından biri olup ölmemesi için ya prensin ya da denizkızının ölmesi gerekiyor. Büyücü bir hançer verip güneş doğmadan önce prensin kalbine saplamasını söyler: “Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar denizkızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek.”

Küçük deniz kızı prensi alnından öper. Önce hançere, sonra prense bakar. Kıyamaz. Derken vakit dolar. Birden kızın elindeki hançer titremeye başlar. Hançeri hızla, uzaklara, dalgalara doğru fırlatır.

Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyordur. Vücudu hemen eriyiverir. Köpük haline gelir. Köpükler üzerindeki, minik baloncuklardan biridir artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyordur.

Küçük deniz kızı yükseğe, hep daha yükseğe çıkar. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşır.

-“Nereye gideceğim şimdi?” diye sorar, kendi kendine.

-“Gök kızlarının yanına”, der baloncuklardan biri. “Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.”

Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlar. Prense son kez bakıp gülümser. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselip kaybolurlar.

Hayat gizemli bahçede kaybolmak gibi değil midir zaten? Bu dizi belki de dünyanın en iyi dramalarından biri. Beni Six Feet Under kadar yerin dibine gömmüş bir mükemmellik..

Ve işte dizinin o ölümcül parçaları.. Hiç tarzım olmamasına rağmen beni yıkan bu parçaları, dizinin yoğunluğuna bağlamak lazım..

10 Nisan 2011 Pazar

The Chaser (Chugyeogja) 2008



Filmin Adı: The Chaser 
Orjinal Adı: Chugyeogja
IMDB Puanı: 7,9
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1190539/
Yönetmen: Hong-jin Na
Yıl:2008
Ülke: Güney Kore
Tür:  Dram, Polisiye, Gerilim
Torrent: http://torrentz.eu/search?f=the+chaser




Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü zaman bulamadığım film idi ''The Chaser''.Ankara ziyaretimde Atilla abi ile bu filmi açtık ve anında ikimiz de ekrana kilitlendik.Öyle ki filmin ne kadar uzun olduğu hiç umrunuzda olmuyor, hikaye o kadar akıcı ki her dakika merak duygusunu da pompaladıkça pompalıyor.Sürekli ''oha, yuh, vay şerefsiz, ulan şu o.ç. bir yakalayamadılar, laayynnnnn arkana bak, dikkat et'' şeklinde geçti 125 dakikamız.



Yine filmden kısaca bahsedecek olursak eski polis memuru Joong ho, yeni yaşamında kadın satıcısı olmuştur ve onun için en önemli şey yalnızca paradır.Son aylarda kendisine bağlı tele kızlar yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır.Son olarak yine bir kızın kaybolması ile bu duruma iyice sinirlenir ve bu işin peşine düşer.Aklında kızlarını birinin kaçırdığı ve onları sattığı fikri vardır fakat olayın içerisine girdiğinde bambaşka durumlarla karşılaşır.Kaybolan kızlarla bağlantılı bir isim bulur ve kendisini bir çıkmazın içine sokar.

Filmde sağlam bir şekilde Güney Kore hükümetine, polisine, adalet sistemine çok iyi göndermeler var.Özellikle polisin göstermiş olduğu duyarsızlığın, sorumsuzluğun  bir çok cana mal olacağını film gözümüze sokuyor.Para'dan daha önemli şeylerin de olduğunu, insan hayatının bu kadar ucuz olmaması gerektiği filmde altı çizili olan noktalar.Bu arada Güney Kore'de bir dönem gerçekleşen Tele kız cinayetlerinden etkilenilerek bu film çekilmiş.



Bu türde, Memories of a Murder filminden sonra favori olarak gösterilmesi de filmin başarısını kanıtlıyor.Bu arada klasik ''katil kim?'' sorusunu sorgulamıyoruz bu filmde.Katil'in kim olduğu zaten belli.Filmdeki ana fikir katil'in katil olduğunun ispatlanması ve de Güney Kore adalet sistemine kanıt sunulmasının önemli olması ki katil'in işlediği suçları itiraf etmesi bile bir kanıt değilken...


Benim puanım 8/10.
İyi Seyirler.

7 Nisan 2011 Perşembe

Crows Zero (Kurozu Zero)


Takashi Miike en çok sevdiğim yönetmenlerdendir ve neredeyse tüm filmlerinden büyük zevk almışımdır. Bana göre sadece Japon sinemasının değil, dünya sinema tarihinin en arıza ve dahi yönetmenlerinden biridir. Filmleri aşırı absürddür ve mantık sınırlarını zorlar. Bazen bir filmini izlerken alttan alttan derin mesajlar verir ama o mesajları alabilmek bizim için bazen zorlaşır. Eğer ki Japon toplumunun son zamanlardaki yozlaşmışlığını dikkatli bir şekilde takip etmişseniz, insanların birbirinin ağzını yüzünü kırdığı ve oldukça kanlı olan bir filmde bile derin mesajları alabilirsiniz.

Japon toplumundaki garip çözülmeyi bir Rockstar havasında aktaran yönetmen, tüketim denen canavarın dişlerine kapılmış toplumun nasıl her geçen gün insanlığından uzaklaştığını ve insanoğlunun absürd arzuları nedeniyle mantık sınırlarını zorlayan birçok işe el attığını çok iyi aktarmaktadır. Bijita Q (Visitor Q) isimli bir filmi izleseydiniz benliğinizi kaybedebilirdiniz. Ki bu film hayatım boyunca izlediğim en arıza filmlerden biridir. Ölü sevicilikten anneyi çatır çatır babanın gözü önünde dövünceye kadar absürdlüğün sınırlarında gezen çetrefilli yapısıyla açık bir televizyon kanalında gösterilmesi imkansızdır.


Yirmili yaşların ortalarına kadar profesyonel olarak motosiklet yarışlarıyla ilgilenen Miike, 3 yıla 23 tane filmi sığdırmayı başarmış bir azmantordur. Onun filmlerini izlerken tek tek karakterlere baktığınızda ya da konuyu sorgulamak istediğinizde net bir fikir edinemezsiniz. Elle tutulur yargılara varamazsınız. Ama kurguya, tematik ve görsel unsurlara, sinema sanatının kullanılışına ve hepsinin üzerine bina edilmiş bütünsel yapıya baktığınızda çarpılırsınız. Ichi the Killer gibi insan kalbinin kaldırabilmekte zorlanacağı bir filmi izleyen, Miike’nin genel tarzından bir şeyler bulabilir. Bazen inanılmaz sanatsal filmlere imza atarmış gibi görünürken, bazen yakuza üyelerinin birbirine girdiği, sokak çetelerinin Fight Club tarzında birbirine giriştiği, bol kavgalı, kırdılı, aşırı kanlı, acımasız tematik unsurların sınırlarında gezen filmleriyle şaşkınlık yaşarsınız.

Ama neden?

Şöyle der yönetmen: “Bir filmde en az bir sahnede üzerinizden kamyon geçmiş hissine kapılmıyorsanız o benim filmim değildir!”

İnce işlerin adamıdır ve işkence takıntısı olan bir ruhun hastalıklı bir tezahürüdür Miike. Film bittiğinde ise her türlü yoruma açık bulursunuz kendinizi.


2007’de birinci ve 2009’da ikinci serisi yayınlanmış olan Crows Zero isimli filmi ise tarzıyla beni duvara mıhladı desem, yeridir. Öncelikle öyle vurdulu kırdılı, dövüşlü filmleri pek sevmediğimi söylemeliyim. Ama ne hikmetse bu filmi izlerken her saniyesinden inanılmaz keyif aldım. Adeta bir animeden fırlamışçasına birbirinden karizmatik bir çok ön ve yan karakterin olduğu, acımasız ve oldukça profesyonel çekilmiş dövüş sahneleriyle, bu dövüş sahnelerini ve arka plandaki tematik unsurları muazzam bir görsellikle gözlerimize seren Miike, efsanesini devam ettirmişti. Bu filmler o kadar beğenildi ki, ısrarla serinin üçüncü bölümü bekleniyor.


Filmden basitçe bahsetmek gerekirse; bir yakuza patronunun oğlu olan Genji, babasından daha iyi olduğunu kanıtlamak ve ileride onun varisi olabilmek için Suzuran adı verilen oldukça belalı bir lisenin liderliğini ele geçirmek üzere bu liseye geçiş yapar. Bu lise bildiğimiz liselere hiç benzememektedir. Hocaları olmayan, çevresi ve sınıfları çöp yığınını andıran, tüm camları indirilmiş, adeta terkedilmiş bir fabrika havasına sahip, eğitimin ve hocaların olmadığı ve polislerin ayak basmaya tırstığı bir yerdir. Lisenin kendi içinde hep bir liderlik mücadelesi vardır. Genji, sırayla herkesi kendi tarafına çekmeye başlar. Bunlar olurken birbirinden amansız dövüşlerin haddi hesabı olmaz.

Film genelde daha çok kanlı dövüşleri içerse bile, özünde hayata dair ilginç anekdotlar sunuyor. Suzuran eğer hayatın kendisi, hayatın en çok mücadele edilmesi gereken yönü ise, oradan savaşarak lider çıkmak ve nihayetinde mezun olmak ise hayata dair zorlukların üstesinden gelmekle eşdeğer. Filmde bazen gözlerimize serpiştirilen yakuza patronlarının bile kendilerine ait sağlam prensipleri var. Bazen dostluğun önemini fark edersiniz. Arkadaşınız için acı çekersiniz. Hatta onun için ölümü bile göze alırsınız.


Suzuran’da geçen hayat zordur. Eğitim yoktur. Tamamen bir güç çatışması söz konusudur. Suzuran’dan mezun olan ise kendisini hayatın çok farklı bir noktasında bulur. İş adamından zengin bir insanoğluna kadar. Geriye serseriliğe dair hiçbir şey kalmamıştır. Bazen de sonuna kadar bu ruhu kanınızda taşırsınız. Yaşınızın iyice ilerlemesi bunu hiç değiştirmez. Tüm bu mücadelelerin sonucunda asıl ortaya çıkan kilit kelime ve hayat temel yapıtaşlarından biri özgürlük ve bir kuzgun, bir kuş gibi rahatça uçabilmektir. Filmin bir çok anına serpiştirilmiş canlı konser performansıyla kulaklarımıza sunulan şarkılar, etkileyici sözler ise bu filmi tam anlamıyla bir şaheser haline getiriyor.

Vahşi tarafta yaşayan arkadaşlarıma
Bir sözüm var.
Şu uzaklaştıkça titreyen ışık
Bir gün seni buradan dışarı çıkarabilir.

Un ufak olmuş bir ikindi kesişiminde
Kanatsız bir kuş sürüsü görüyorum
Ne olduklarının farkında olmadan
Hayatta kalmaya çalışıyorlar

Güneş kanatlarını yakmış
Uçamıyorlar bile.
Ama hepsinin bir sevdası var.
Uçmak ve uçmaya devam etmek istiyorum.

Kendi kendine yaşamanın anlamı ne?
Seni zapt eden bombadan kurtul.
Her mevsimle yeni bir keşif gelir.
Değişmek ve değişimi sürdürmek istiyorum.

Bu liriklerin özünü anlayanlar bu filmin derinliğini de fazlasıyla anlayacaklar. Bizler ve filmde olan karakterler, tüm dünyadaki insanoğlu bir kuş. Uçmak isteyen.. Uzaklara gitmek ve özgürlüğün tadını çıkarabilmek isteyen.. Filme göz atanlar, bu yoğun düşünce helezonlarının boyunduruğunda uzun süre kendilerinden geçerken bulacaklar kendilerini.


Güneşin battığı, sağanak yağmurların yağdığı, onlarca kişinin şemsiyeyi elinde taşıdığı, atletizm salonunun ateşe verildiği ve bunun gibi bir çok sahnede ortaya konan görsellik tek kelime ile muazzam. Kilitlenip kalıyorsunuz. Şu ana kadar izlediğim en etkili filmlerden biri oldu Crows Zero serileri. Miike’nin hiçbir filmini boş geçemem zaten. Çünkü adamın boş bir filmi yok gibi birşey!

Kurozu Zero I: http://www.imdb.com/title/tt1016290/
Kurozu Zero II: http://www.imdb.com/title/tt1232831/

Neden Kore Sineması?

Hollywood yapımlarının sıradanlığından, tekdüzeliğinden, monotonluğundan sanırım artık tüm dünya sinemaseverleri sıkıldı. Kahraman NewYork polisleri, 10 kişilik ekiple ülke kuşatan rambo bozması fedakar, kaslı ve yakışıklı Amerikan askerleri …

Bu filmlerde ne hikmettir bilinmez bütün ufolar nevada çölüne düşer, her meteor amerikayı vurur, amerikalılar büyük bir cesaretle yüksek teknolojilerini de kullanıp uzaya mekik gonderir ve meteoru imha eder, işler ters gitse bile “Bunu tüm insanlık için yapmalıyız haydi ya Allah” nidalarıyla mekiğin direksiyonunu meteorun üstüne kırar :) Aslında benzer çok şey yazılabilir bu saçmalıklar hiç bitmez..

İnsanların bilinçaltında aslında hiçbir zaman varolmayan bir “Amerikan Rüyası” vardır. Bunun nedenide kesinlikle amerikan propagandasını yapan amerikan filmleridir. Nedir amerikan rüyası ? yada biliçaltımızda neler var?

Her amerikalının müstakil evlerde yaşadığı ailenin anne baba çocuklar ve ev köpeğinden oluştuğu, sokaklarda hep çıtır insanların gezindiği, herkesin zayıf olduğu, paraların bolca bulunduğunu düşündürten saçmalıklar silsilesi...
Plajlarda paten kayan güzel genç kızlar,genç ve güzel/yakışıklı doktorlar, avukatlar, öğretmenler, öğrenciler aşşağılık zenciler vs gibi hiçbir zaman var olmamış bir ütopya...

Hele hele özellikle son yıllarda oscar ödüllerindeki yahudi kayırmaları; “ezilmiş, hor görülmüş, soykırıma uğramış israil ırkı” temaları hollywood yapımı filmlerden sinemaseverleri soğutmaya yeterli olmuştur sanırım..

Amerikayı ve hollywood’u bu kadar yerden yere vurduktan sonra neden kore sineması diyoruz yada neden böyle bir site açmaya ve paylaşım yapmaya karar verdik sorusuna gelelim.

Yaklaşık 1,5 - 2 yıldır güney kore sinemasını takip eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim şu an dünyanın en başarılı özgün içten sinemasını güney koreli yapımcılar ve yönetmenler yapıyor. Jun ji hyun‘un Windstruck‘uyla başlayan güney kore maceramız bizi bu siteyi açmaya kadar getirdi. Sözü daha fazla uzatmiyoruz ve “güney kore rüyası” na hoşgeldiniz diyoruz...
Not:  Bu yazı tarafımca 2009 yılında Koresinemasi.com için yazılmıştır.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Daisy (Deiji) 2006

Filmin Adı: Daisy
Orjinal Adı: Deiji
IMDB Puanı: 7,3
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt0468704/
Yönetmen: Wai-keung Lau
Yıl:2006
Ülke: Güney Kore&Hong Kong
Tür:  Dram, Romantik
Torrent: http://torrentz.eu/3d19d4b0ce359d

cac9262c3ef974603bbda08e6e



Güney Kore'nin dram türünde çok güzel ve özel filmlerinin olduğunu sanırım bilmeyen yoktur.Tavsiye üzerine kısa zaman önce izlediğim ve hayran kaldığım bu film ile ilgili bir kaç kelam edelim, izninizle.

Film hakkında kısaca bilgi verecek olursam; Başrol oyuncularımızdan biri olan Hye-Young, Amsterdam'da yaşayan, geçimini şehrin meydan'ında resim yaparak ve kendi tablolarını satarak kazanmaktadır.Diğer başrol oyuncumuz Park Yi (Woo sung-Jung) ise uyuşturucu ticareti yapan bir mafya'nın kiralık katilidir.Park Yi bir gün papatya tarlasında resim yaparken gördüğü Hye-Young'a aşık olur ve kendisini takip ederek resim yaptığı meydan'ın karşısında bir daire kiralayarak her gün kendisini izlemekte ve de çalıştığı yere her gün papatya bırakmaktadır.Bu arada bir türlü kendisini gösterme cesareti bulamaz.Hye- Young ise her gün karşılaştığı bu manzara ile sevinmekte ve de bu esrarengiz kişiye git gide aşık olmaktadır.

Hye young bir gün meydanda elinde papatya olan bir adam görür ve tesadüf eseri 4.15'te orada bulunan adam'ı (bu arada çiçekler her gün 4.15'te bırakılmakta) gizemli kişi zanneder.Halbuki adam Interpol adına çalışan ve uyuşturucu mafyasının peşinde olan bir polistir.Meydan'daki tanışma sonrasında polis'te Hye Yong'a aşık olur.Fakat bu üçlü için zorlu bir süreç başlamış, içinden çıkılması zor bir dönemece sokmuştur.

Bu filmde hayranlık uyandıracak noktalar öykünün Amsterdam'da geçiyor olması. Özellikle yönetmen çekimleri büyük bir titizlikle tamamlamış.Seçilen mekanlar, özellikle açık alanlar (papatya tarlası, Haarlem meydanı gibi), Müzikler, Aşk'ın yine en saf hali ve tabii ki başroldeki iki isim.


Yine aşkın, umudun, beklemenin en güzel anlatıldığı filmlerden biri ''Daisy''. Başroldeki kızın masumiyeti,  Woo- Sung Jung'un büründüğü katil profili'nin ardında yatan ''beyaz atlı prens'' gerçeği.Filmin sonlarına doğru göreceksiniz bu aşk üçgeninde iyi-kötü rolleri epey değişiyor.Şaşırtan ve sevilen kısmı da bu sanırım.''Klasik'' bitmemesi.

Benim puanım 8/10.

İyi Seyirler.

Goemon


Yıllardır Japonya ve Samuray tarihi, kültürü, felsefesi ile iç içe oldum. Uzun yıllar araştırmış ve 2002 yılı sonunda buna dair araştırmalarımı bir nevi kitap formatına indirgemiştim. Bu eserim başlangıçta 1000 sayfaya tekabül ederken oradan buradan kırparak 350 sayfaya indirmiş ve bazı yayınevleri bulmuştum. Sonrasında bazı problemler olmuş, iş ve ailevi hayat, şirkette her geçen gün yetkilerimin artması, ağır sorumluluklar derken bunca emeği kitaplaştırmak konusunda tam bir azimsizlik örneği sergilemiştim. Onca bilgi ve emek hala bir kenarda duruyor. Kitaplaştırma konusundaki tembelliğim had safhada.



Tüm bunlar yaşanırken “Goemon” beni görselliği ile birlikte, uzun yıllar araştırdığım bir konunun parçası olması nedeniyle etkiledi. Uzakdoğu filmlerinin kendine has görselliğini, müthiş renk kullanımını, usta bir şekilde çekilmiş aksiyon sahnelerini, muhteşem görsel manzaralarını az çok bilirsiniz. Bu güzellikleri Japonya ve samuray tarihinin gerçekliğiyle iç içe geçirdiğinizde haliyle benim gibi konu hakkında çok bilgisi olanların etkilenme katsayısı artıyor. Sizler için bahsi geçecek birçok isim çok yabancıyken ve isimleri hep aynıymış gibi görünürken, benim için her bir isim çok farklı şeyler anlatıyor. Çünkü birazdan adlarını tek tek geçeceğim tarihi kişiliklerin her birinin tek tek gerçek hayat öykülerini ayrıntılı bir şekilde biliyorum.

Öncelikle filmin senaryosu ya da konusu müthiş diyemem. Çok özel de diyemem. Bu anlamda etkilenebilirsiniz diyemem. Ama görsellik açısından etkilenmemek imkansız. Avatar gibi görselliklerin yanında bu filmdeki görsellikler daha fazla hoşuma gidiyor.


Film Japonya tarihinin kırılma anlarından birine karşılık gelen 1582 yılı ile giriş yapıyor. O dönemlerde geçiyor. Filmin asıl özelliği, o dönemde yaşamış en önemli Japonya tarihi karakterlerinin filmde yer alması. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini incelerken en paşa üç padişah kimdi diye sorulsa, verilecek cevap bellidir: Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman. Bu üç isim Osmanlı İmparatorluğu’nu ne kadar büyütmüş ve etkide bulunmuşsa Japonya feodal dönemine aynı anlamda damgasını vurmuş üç isimden bahsedebiliriz: Gaddarlığı ve otoritesi ile nam salmış Oda Nobunaga, tam bir politikacı olan ve Japonya’yı kendi döneminde birleştiren Toyotomi Hideyoshi ile oldukça ılıman bir politika benimseyerek yüzyıllar süren Japon iç savaşları dönemine son noktayı koyarak iki yüz yıllık barış dönemini getiren Tokugawa Ieyasu. Sengoku Ciday olarak isimlendirilen İç Savaşlar Dönemi’nin sonlandırılması o kadar da kolay değildi. Çünkü yüzyıllardır kendi içinde savaşan sayısız klanın varlığını, samuray ruhlarını ve akabinde tek bir çatı altında toplanabilmelerini kabul edebilmek, o dönemi çok iyi bilen kişiler için kolay değil.



Karakterler bu üç isimle sınırlı değil.

Japonya’ya çay töreni ve sanatını getiren Rikyu Sen, dönemin en önemli ninja eğiticilerinden biri olan Hattori Hanzo, Oda Nobunaga’yı öldürerek Japonya tarihini kökten değiştiren isimlerden biri olan Akechi Mitsuhide, Japonya tarihinin diğer önemli figürlerinden biri olan Mitsunari Ishida.

Bu karakterlerin hepsi filmde yer alıyor ve gerçek tarih örgüsü filmde bir nebze yerli yerine oturuyor. Hattori Hanzo şu Kill Bill’deki eleman değil mi, o hayal ürünü değil mi diye sorabilirsiniz. Kill Bill’de fantastik bir dokunuş vardı. Halbuki Hattori Hanzo Japonya tarihi için çok önemli olan, 1542 – 1596 yılları arasında yaşamış zamanın çok meşhur bir istihbarat ajanıdır. Tokugawa Ieyasu’nun hayatını kurtararak aslında 200 yıllık barış döneminin gizli kahramanıdır.

Japonya tarihini bilmeyenler için içerik üstü kapalı gelebilir. Ama konuya oldukça hakim olduğum, o dönem inanılmaz şeyler yaşandığı ve bunlar beni çok etkilediği için, o dönemin karakterlerine beyaz perdede abartılı bir görsellikle tanımlanmış bile olsa tanıklık etmek benim için hoş bir sürpriz oldu.



Filmin konusunu uzun uzun anlatmama gerek yok aslında. Akechi Mitsuhide suikastla Oda Nobunaga’yı öldürünce ipler Toyotomi Hideyoshi’nin eline geçer ve Tokugawa Ieyasu da arka planda sağlam hamlelerini yapmaktadır. Tıpkı gerçek Japonya tarihinde olduğu gibi. Ama Akechi’nin ilgili suikastının arka planında gizemli olaylar yatmaktadır. Çocukluk arkadaşlıkları ve çocukluk aşkları da işin tadı, tuzu, biberidir.

Goemon, sadece görselliğiyle bile ilginizi fazlasıyla çekebilecek bir filmdir. Birçok insan için görsellik anlamında belki Avatar rakipsiz olacaktır ama beni daha fazla etkileyen görsellikler ve renk kullanımı bu be kardeşim! Tıpkı Jet Li’nin Hero’sunda kullanılan müthiş görsel efekt ve renklerde olduğu gibi…

Filmin özünü anlayabilmek için Japonya’yı, tarihini, Japon toplumunun yüzyıllar boyunca yaşadığı acıları bilmek gerekiyor. Film aslında fantastik öğeleri barındırsa bile özünde gerçekliğin ta kendisini yansıtıyor. Bu gerçeklik şiirsel ve epik bir destan havasında yansıtılıyor.

Japonya yüzyıllar önce bitmek bilmeyen savaşlar, dökülen kanlar, veba, verem, salgın hastalıklar ve depremlerden dolayı her zaman ölüm ile iç içe olmuş ve ölüm ile kardeş olmuştur. İnsanlar çok acılar çekmiştir. O dönemin feodal beyleri (daimyo) sinsi planlarıyla klanlarını ön planda tutmak istemiş, politik bir çok oyunlarla suikastlara, cinliklere imza atıp durmuş. Yüzyıllar boyu ego çekişmelerinin acısı halktan çıkarılmış. Filmde verilen mesajlar günümüz dünyasına çok şey ifade edecektir. Göreceksiniz, dünyanın bir köşesinde, 15-16. yüzyılda dünyanın kendisinden bir haber olduğu ufak bir adasında yüzyıllar önce yaşananlar ve o insanların kaderi günümüz insanlarından pek farklı değil. Çekilen acılar evrensel!

Filmin final sahnesinde yaşananlar, Hideyoshi’nin ihanetinin iç yüzü, doymak bilmeyen ego ve kişisel hırslar, toplumlar üzerinde yaratacağı infialler nedeniyle oldukça evrensel. Aslında gerçek bir Japonya tarihi ama yaşananların özünden gelen bir!

Filmin sonunda donup kaldım, inanılmaz etkilendim. Çünkü verdiği her mesajı dibine kadar alıyor ve hissediyordum. Finalde kahramanımız Tokugawa Ieyasu'ya yemin etmesini söylüyor; bu savaşlara son vermesi, artık kan dökülmemesi, daha mutlu bir dünya kurulması için. Japonya savaşlar dönemine son veren bir isim olan ve 200 yılı bulacak olan özlenen barış dönemini getiren Ieyasu'ya bu sözü, isteği iletmek ustaca bir manevraydı. Oldukça etkileyici bir sahneydi ve dizlerimin bağı çözüldü.


http://www.imdb.com/title/tt1054122/

5 Nisan 2011 Salı

5 Centimeters per Second (Byôsoku 5 senchimêtoru) 2007



Filmin Adı: 5 Centimeters per Second
Orjinal Adı: Byôsoku 5 senchimêtoru

IMDB Puanı: 8,0
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt0983213/

Yönetmen: Makoto Shinkai
Yıl:2007
Ülke: Japonya
Tür: Anime, Dram, Romantik
Torrent;http://torrentz.eu/search?f=+5+Centimeters+per+Second




Çok fazla Anime izlemeyen biri olarak bu filmi ne kadar sevdiğimi anlatamam.İzlemek isteyenlere küçük notlar verelim öncelikle.




Film 3 bölümden oluşuyor ve romantik/drama türünde süper bir anime.Mutlaka izleyecek olanlar kendilerinden birşey bulacaklardır hikayelerde.İlk bölüm iki aşığın tanıştığı zamanı yani ilkokul zamanlarını, ikinci bölüm Lise zamanlarını, üçüncü bölüm ise artık yetişkin zamanlarını ele almaktadır.Bu arada bu iki aşık, ilkokul dönemlerinde iken ailelerinin iş için farklı yerlere taşınması nedeniyle ayrı kalmışlardır fakat onları birbirlerine bağlayan şey mektuplardır.Anime'de en beğendiğim özellik, aşıkların birbirlerine sürekli olarak mektup göndermesi.İşlenilen zamanda e-posta zaten yok ve cep telefonları da çok kullanılan aletler değil.Birbirinden uzak olan bu iki aşık gündelik yaşamlarında neler yaptıklarını ve birbirlerine olan özlemlerini bu mektuplarda dile getiriyor.




Ayrıca şahane bir görsel şölen var anime'de.Çizgilere değinmeden geçemeyeceğim.Görüntüler, müzikler ile birebir örtüştüğünde tadından yenmiyor.Hani her gün izleyebileceğiniz türden bir anime olmuş :)

Şiddetle tavsiye etmekteyim.Benim Puanım 9/10.


İyi Seyirler.

Neden Uzakdoğu Görsel Sanatı?

Merhaba,

Çok uzun zamandır sinema ve dizilerle çok haşir neşir olduğum; bu anlamda muazzam bir arşivle kendimi büyük bir hayal gücü dünyasında bularak farklı rüyalara gittiğim söylenebilir. Bir yapıt hayal gücünüzü ne kadar harekete geçiriyorsa etkilenme katsayınız o kadar artıyor. Bağımsız filmleri, Hollywood’u, Uzakdoğu filmlerini, Bollywood’u ve aklınıza gelebilecek her farklı bölgeyi göz önüne aldığınızda ruhumu ve özümü Uzakdoğu filmlerinde bulurum. Örneğin birçok Hollywood filminde bir miktar yapaylık salgılanırken ve duyguların ifade edilişi kendi içimizden biraz ayrıkken, Uzakdoğu filmlerinde, özellikle Güney Kore görsel sanatlarında büyük bir doğallığın, samimiyetin ve saflığın içinde yüzerken bulursunuz kendinizi.

Neden daha çok severim ki Uzakdoğu filmlerini?

Belki de bahsi geçen duyguların daha bir bizden, daha bir içsellikten geliyor olmasındandır. Yüzyıllar boyu Doğu kültürünün egemenliğinde şekillenmiş ruh parçacıklarının, İslam, Budizm, Konfüçyüs, Shinto, Zen ve her çeşit mistik bakış açıları ile beslenip duygunun daha saf ve daha içtenine ulaşması bizi bir parçamıza ulaştırıyor. Soğuk ve maddiyatı daha ön planda gören toplulukların bazı üyelerinin sergileyeceği soğuk edebi görsellerle, bizden olanların aktaracağı düşünceler “duygusal” bazda aynı etkiyi vermeyecektir. Korku filmlerinde bile arada bariz bir fark olacaktır. A Moment to Remember (Nae Meorisokui Jiwoogae) ile Titanic arasındaki farkı bile burada anlarsınız. Bir tarafta milyonlarca dolar harcanarak bir efsane tadında olduğu söylenegelen Titanic, diğer tarafta ise oldukça mütevazı bir bütçe ile yerküreye fırlatılan, insanoğlunun yaşamı boyunca görüp görebileceği en muhteşem sanatlardan biri. Belki de bundandır.

Şu ana kadar yüzlerce Uzakdoğu filmi izlendi ve daha izlenmek üzere yüzlerce sinema daha duruyor. 60-70 kadar da Uzakdoğu’dan (daha çok Güney Kore odaklı) dizi izlenmek üzere arşivimde yer almaktadır. İçine düştüğümüz ve düşeceğimiz dipsiz duygu kuyuları ve mistik bakış açılarının egemenliğindeki bu görsel sanatın bizlere verebileceği ilhamlar, umarım sizlere paylaşılmış hisler olarak geri dönecektir. Zaman bize izin verdikçe. Ve de İlham perileri..

The Man From Nowhere (Ah Jeo Sshi) 2010


Filmin Adı: The Man From Nowhere
Orjinal Adı: Ah Jeo Sshi
IMDB Puanı: 7,8
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1527788/
Yönetmen: Jeong-beom Lee
Yıl:2010
Ülke: Güney Kore
Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim
Torrent



2010 yılı Güney Kore sineması açısından epey güzel geçti kanımca.Onlarca film çekildi, onlarca farklı senaryolar üretildi ve biz sinema severlerin beğenisine sunuldu.Blog'da epey bahsedeceğim 2010 filmlerinden.

Bu blog'a ilk olarak son dönemlerde gerçekten çok sevdiğim ve etkilendiğim, defalarca izlesem bile bıkmayacağım türde olan bu güzide film ile başlamak istedim.

Sinema severlerin, özellikle Güney Kore Sineması'na ilgi duyanların muhakkak izlediği, en azından haberdar olduğu bir film ''The Man From Nowhere''.


Film'in konusu hakkında kısaca bilgi verecek olursam, başrol oyuncumuz Bon Win rehine dükkanı sahibi, yalnızca 10 yaşındaki komşusu olan küçük kız ile arkadaşlık yapan kendi halinde bir adamdır.Küçük kız ise Annesi ile yaşamasına rağmen annesinin ilgisizliği ve de uyuşturucu bağımlısı olması nedeniyle başı boş dolaşan, umursanmayan ve de okula bile gitmeyen sevgiye muhtaç bir çocuktur.Annesi dansçı olarak çalıştığı bir bar'da bir uyuşturucu takas işine karışır ve olaylar bundan sonra gelişmeye başlar.

Bir nevi Anne kendini ve de küçük kızın hayatını tehlikeye atmıştır.Kendisine ait olmayan uyuşturucuyu asıl sahibi olan Mafya üyelerinden kaçırmıştır.Mafya lideri ise adamlarına 3 gün mühlet vererek, malın bulunmasını emreder.Bu noktadan sonra adamlar Kadın'ın malı aldığını ve de bir çanta içerisinde malı rehine dükkanına verdiğini kameralardan tespit ederek, dükkanı basarlar.Bu arada adamlar malı almalarına rağmen kadını ve kızı rehin alarak başrol oyuncumuz Bon Win'i karşılarında bulurlar.Özellikle küçük kız için girdiği bu mücadelede sürpriz hayatlarla, olaylarla ve en önemlisi acımasız, insanlara değer vermeyen mafya bozuntuları ile karşılaşır Bon Win. Artık gerisini anlatmayayım, bu noktada film'i izlemeye başlayın derim :)


Film için özellikle belirtmek istediğim iki nokta var.Birincisi başrol oyuncuları olan ufaklık Sa-Ron Kim ve Bon Win'in olağanüstü performansları, ikincisi ise hiç bir şekilde dramatize edilmeden bildiğimiz bir öykünün izleyiciye aktarılma şekli.Ufaklığın ikinci filmi olması ve de bu yaşta böyle oyunculuk sergilemesi adeta ağzınızı açık bıraktırıyor. İlk filmi ''A brand new life'' 'da ki performansını bilmeyenler için o filmi de önerebilirim.Ne kadar durağan bir film olsa da sırf ufaklığın performansı için izlenmesi gereken filmlerden birisidir.

Velhasıl kelam, sürekleyici, aksiyon sahnelerinin belli bir dozda ve de başarılı olduğu, buram buram dram kokan sahneler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt.İki sahnesinde gözümden yaş geldiğini hatırlıyorum :)

İyi seyirler.

Benim puanım 9/10.Torrent