7 Nisan 2011 Perşembe

Crows Zero (Kurozu Zero)


Takashi Miike en çok sevdiğim yönetmenlerdendir ve neredeyse tüm filmlerinden büyük zevk almışımdır. Bana göre sadece Japon sinemasının değil, dünya sinema tarihinin en arıza ve dahi yönetmenlerinden biridir. Filmleri aşırı absürddür ve mantık sınırlarını zorlar. Bazen bir filmini izlerken alttan alttan derin mesajlar verir ama o mesajları alabilmek bizim için bazen zorlaşır. Eğer ki Japon toplumunun son zamanlardaki yozlaşmışlığını dikkatli bir şekilde takip etmişseniz, insanların birbirinin ağzını yüzünü kırdığı ve oldukça kanlı olan bir filmde bile derin mesajları alabilirsiniz.

Japon toplumundaki garip çözülmeyi bir Rockstar havasında aktaran yönetmen, tüketim denen canavarın dişlerine kapılmış toplumun nasıl her geçen gün insanlığından uzaklaştığını ve insanoğlunun absürd arzuları nedeniyle mantık sınırlarını zorlayan birçok işe el attığını çok iyi aktarmaktadır. Bijita Q (Visitor Q) isimli bir filmi izleseydiniz benliğinizi kaybedebilirdiniz. Ki bu film hayatım boyunca izlediğim en arıza filmlerden biridir. Ölü sevicilikten anneyi çatır çatır babanın gözü önünde dövünceye kadar absürdlüğün sınırlarında gezen çetrefilli yapısıyla açık bir televizyon kanalında gösterilmesi imkansızdır.


Yirmili yaşların ortalarına kadar profesyonel olarak motosiklet yarışlarıyla ilgilenen Miike, 3 yıla 23 tane filmi sığdırmayı başarmış bir azmantordur. Onun filmlerini izlerken tek tek karakterlere baktığınızda ya da konuyu sorgulamak istediğinizde net bir fikir edinemezsiniz. Elle tutulur yargılara varamazsınız. Ama kurguya, tematik ve görsel unsurlara, sinema sanatının kullanılışına ve hepsinin üzerine bina edilmiş bütünsel yapıya baktığınızda çarpılırsınız. Ichi the Killer gibi insan kalbinin kaldırabilmekte zorlanacağı bir filmi izleyen, Miike’nin genel tarzından bir şeyler bulabilir. Bazen inanılmaz sanatsal filmlere imza atarmış gibi görünürken, bazen yakuza üyelerinin birbirine girdiği, sokak çetelerinin Fight Club tarzında birbirine giriştiği, bol kavgalı, kırdılı, aşırı kanlı, acımasız tematik unsurların sınırlarında gezen filmleriyle şaşkınlık yaşarsınız.

Ama neden?

Şöyle der yönetmen: “Bir filmde en az bir sahnede üzerinizden kamyon geçmiş hissine kapılmıyorsanız o benim filmim değildir!”

İnce işlerin adamıdır ve işkence takıntısı olan bir ruhun hastalıklı bir tezahürüdür Miike. Film bittiğinde ise her türlü yoruma açık bulursunuz kendinizi.


2007’de birinci ve 2009’da ikinci serisi yayınlanmış olan Crows Zero isimli filmi ise tarzıyla beni duvara mıhladı desem, yeridir. Öncelikle öyle vurdulu kırdılı, dövüşlü filmleri pek sevmediğimi söylemeliyim. Ama ne hikmetse bu filmi izlerken her saniyesinden inanılmaz keyif aldım. Adeta bir animeden fırlamışçasına birbirinden karizmatik bir çok ön ve yan karakterin olduğu, acımasız ve oldukça profesyonel çekilmiş dövüş sahneleriyle, bu dövüş sahnelerini ve arka plandaki tematik unsurları muazzam bir görsellikle gözlerimize seren Miike, efsanesini devam ettirmişti. Bu filmler o kadar beğenildi ki, ısrarla serinin üçüncü bölümü bekleniyor.


Filmden basitçe bahsetmek gerekirse; bir yakuza patronunun oğlu olan Genji, babasından daha iyi olduğunu kanıtlamak ve ileride onun varisi olabilmek için Suzuran adı verilen oldukça belalı bir lisenin liderliğini ele geçirmek üzere bu liseye geçiş yapar. Bu lise bildiğimiz liselere hiç benzememektedir. Hocaları olmayan, çevresi ve sınıfları çöp yığınını andıran, tüm camları indirilmiş, adeta terkedilmiş bir fabrika havasına sahip, eğitimin ve hocaların olmadığı ve polislerin ayak basmaya tırstığı bir yerdir. Lisenin kendi içinde hep bir liderlik mücadelesi vardır. Genji, sırayla herkesi kendi tarafına çekmeye başlar. Bunlar olurken birbirinden amansız dövüşlerin haddi hesabı olmaz.

Film genelde daha çok kanlı dövüşleri içerse bile, özünde hayata dair ilginç anekdotlar sunuyor. Suzuran eğer hayatın kendisi, hayatın en çok mücadele edilmesi gereken yönü ise, oradan savaşarak lider çıkmak ve nihayetinde mezun olmak ise hayata dair zorlukların üstesinden gelmekle eşdeğer. Filmde bazen gözlerimize serpiştirilen yakuza patronlarının bile kendilerine ait sağlam prensipleri var. Bazen dostluğun önemini fark edersiniz. Arkadaşınız için acı çekersiniz. Hatta onun için ölümü bile göze alırsınız.


Suzuran’da geçen hayat zordur. Eğitim yoktur. Tamamen bir güç çatışması söz konusudur. Suzuran’dan mezun olan ise kendisini hayatın çok farklı bir noktasında bulur. İş adamından zengin bir insanoğluna kadar. Geriye serseriliğe dair hiçbir şey kalmamıştır. Bazen de sonuna kadar bu ruhu kanınızda taşırsınız. Yaşınızın iyice ilerlemesi bunu hiç değiştirmez. Tüm bu mücadelelerin sonucunda asıl ortaya çıkan kilit kelime ve hayat temel yapıtaşlarından biri özgürlük ve bir kuzgun, bir kuş gibi rahatça uçabilmektir. Filmin bir çok anına serpiştirilmiş canlı konser performansıyla kulaklarımıza sunulan şarkılar, etkileyici sözler ise bu filmi tam anlamıyla bir şaheser haline getiriyor.

Vahşi tarafta yaşayan arkadaşlarıma
Bir sözüm var.
Şu uzaklaştıkça titreyen ışık
Bir gün seni buradan dışarı çıkarabilir.

Un ufak olmuş bir ikindi kesişiminde
Kanatsız bir kuş sürüsü görüyorum
Ne olduklarının farkında olmadan
Hayatta kalmaya çalışıyorlar

Güneş kanatlarını yakmış
Uçamıyorlar bile.
Ama hepsinin bir sevdası var.
Uçmak ve uçmaya devam etmek istiyorum.

Kendi kendine yaşamanın anlamı ne?
Seni zapt eden bombadan kurtul.
Her mevsimle yeni bir keşif gelir.
Değişmek ve değişimi sürdürmek istiyorum.

Bu liriklerin özünü anlayanlar bu filmin derinliğini de fazlasıyla anlayacaklar. Bizler ve filmde olan karakterler, tüm dünyadaki insanoğlu bir kuş. Uçmak isteyen.. Uzaklara gitmek ve özgürlüğün tadını çıkarabilmek isteyen.. Filme göz atanlar, bu yoğun düşünce helezonlarının boyunduruğunda uzun süre kendilerinden geçerken bulacaklar kendilerini.


Güneşin battığı, sağanak yağmurların yağdığı, onlarca kişinin şemsiyeyi elinde taşıdığı, atletizm salonunun ateşe verildiği ve bunun gibi bir çok sahnede ortaya konan görsellik tek kelime ile muazzam. Kilitlenip kalıyorsunuz. Şu ana kadar izlediğim en etkili filmlerden biri oldu Crows Zero serileri. Miike’nin hiçbir filmini boş geçemem zaten. Çünkü adamın boş bir filmi yok gibi birşey!

Kurozu Zero I: http://www.imdb.com/title/tt1016290/
Kurozu Zero II: http://www.imdb.com/title/tt1232831/

Neden Kore Sineması?

Hollywood yapımlarının sıradanlığından, tekdüzeliğinden, monotonluğundan sanırım artık tüm dünya sinemaseverleri sıkıldı. Kahraman NewYork polisleri, 10 kişilik ekiple ülke kuşatan rambo bozması fedakar, kaslı ve yakışıklı Amerikan askerleri …

Bu filmlerde ne hikmettir bilinmez bütün ufolar nevada çölüne düşer, her meteor amerikayı vurur, amerikalılar büyük bir cesaretle yüksek teknolojilerini de kullanıp uzaya mekik gonderir ve meteoru imha eder, işler ters gitse bile “Bunu tüm insanlık için yapmalıyız haydi ya Allah” nidalarıyla mekiğin direksiyonunu meteorun üstüne kırar :) Aslında benzer çok şey yazılabilir bu saçmalıklar hiç bitmez..

İnsanların bilinçaltında aslında hiçbir zaman varolmayan bir “Amerikan Rüyası” vardır. Bunun nedenide kesinlikle amerikan propagandasını yapan amerikan filmleridir. Nedir amerikan rüyası ? yada biliçaltımızda neler var?

Her amerikalının müstakil evlerde yaşadığı ailenin anne baba çocuklar ve ev köpeğinden oluştuğu, sokaklarda hep çıtır insanların gezindiği, herkesin zayıf olduğu, paraların bolca bulunduğunu düşündürten saçmalıklar silsilesi...
Plajlarda paten kayan güzel genç kızlar,genç ve güzel/yakışıklı doktorlar, avukatlar, öğretmenler, öğrenciler aşşağılık zenciler vs gibi hiçbir zaman var olmamış bir ütopya...

Hele hele özellikle son yıllarda oscar ödüllerindeki yahudi kayırmaları; “ezilmiş, hor görülmüş, soykırıma uğramış israil ırkı” temaları hollywood yapımı filmlerden sinemaseverleri soğutmaya yeterli olmuştur sanırım..

Amerikayı ve hollywood’u bu kadar yerden yere vurduktan sonra neden kore sineması diyoruz yada neden böyle bir site açmaya ve paylaşım yapmaya karar verdik sorusuna gelelim.

Yaklaşık 1,5 - 2 yıldır güney kore sinemasını takip eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim şu an dünyanın en başarılı özgün içten sinemasını güney koreli yapımcılar ve yönetmenler yapıyor. Jun ji hyun‘un Windstruck‘uyla başlayan güney kore maceramız bizi bu siteyi açmaya kadar getirdi. Sözü daha fazla uzatmiyoruz ve “güney kore rüyası” na hoşgeldiniz diyoruz...
Not:  Bu yazı tarafımca 2009 yılında Koresinemasi.com için yazılmıştır.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Daisy (Deiji) 2006

Filmin Adı: Daisy
Orjinal Adı: Deiji
IMDB Puanı: 7,3
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt0468704/
Yönetmen: Wai-keung Lau
Yıl:2006
Ülke: Güney Kore&Hong Kong
Tür:  Dram, Romantik
Torrent: http://torrentz.eu/3d19d4b0ce359d

cac9262c3ef974603bbda08e6e



Güney Kore'nin dram türünde çok güzel ve özel filmlerinin olduğunu sanırım bilmeyen yoktur.Tavsiye üzerine kısa zaman önce izlediğim ve hayran kaldığım bu film ile ilgili bir kaç kelam edelim, izninizle.

Film hakkında kısaca bilgi verecek olursam; Başrol oyuncularımızdan biri olan Hye-Young, Amsterdam'da yaşayan, geçimini şehrin meydan'ında resim yaparak ve kendi tablolarını satarak kazanmaktadır.Diğer başrol oyuncumuz Park Yi (Woo sung-Jung) ise uyuşturucu ticareti yapan bir mafya'nın kiralık katilidir.Park Yi bir gün papatya tarlasında resim yaparken gördüğü Hye-Young'a aşık olur ve kendisini takip ederek resim yaptığı meydan'ın karşısında bir daire kiralayarak her gün kendisini izlemekte ve de çalıştığı yere her gün papatya bırakmaktadır.Bu arada bir türlü kendisini gösterme cesareti bulamaz.Hye- Young ise her gün karşılaştığı bu manzara ile sevinmekte ve de bu esrarengiz kişiye git gide aşık olmaktadır.

Hye young bir gün meydanda elinde papatya olan bir adam görür ve tesadüf eseri 4.15'te orada bulunan adam'ı (bu arada çiçekler her gün 4.15'te bırakılmakta) gizemli kişi zanneder.Halbuki adam Interpol adına çalışan ve uyuşturucu mafyasının peşinde olan bir polistir.Meydan'daki tanışma sonrasında polis'te Hye Yong'a aşık olur.Fakat bu üçlü için zorlu bir süreç başlamış, içinden çıkılması zor bir dönemece sokmuştur.

Bu filmde hayranlık uyandıracak noktalar öykünün Amsterdam'da geçiyor olması. Özellikle yönetmen çekimleri büyük bir titizlikle tamamlamış.Seçilen mekanlar, özellikle açık alanlar (papatya tarlası, Haarlem meydanı gibi), Müzikler, Aşk'ın yine en saf hali ve tabii ki başroldeki iki isim.


Yine aşkın, umudun, beklemenin en güzel anlatıldığı filmlerden biri ''Daisy''. Başroldeki kızın masumiyeti,  Woo- Sung Jung'un büründüğü katil profili'nin ardında yatan ''beyaz atlı prens'' gerçeği.Filmin sonlarına doğru göreceksiniz bu aşk üçgeninde iyi-kötü rolleri epey değişiyor.Şaşırtan ve sevilen kısmı da bu sanırım.''Klasik'' bitmemesi.

Benim puanım 8/10.

İyi Seyirler.

Goemon


Yıllardır Japonya ve Samuray tarihi, kültürü, felsefesi ile iç içe oldum. Uzun yıllar araştırmış ve 2002 yılı sonunda buna dair araştırmalarımı bir nevi kitap formatına indirgemiştim. Bu eserim başlangıçta 1000 sayfaya tekabül ederken oradan buradan kırparak 350 sayfaya indirmiş ve bazı yayınevleri bulmuştum. Sonrasında bazı problemler olmuş, iş ve ailevi hayat, şirkette her geçen gün yetkilerimin artması, ağır sorumluluklar derken bunca emeği kitaplaştırmak konusunda tam bir azimsizlik örneği sergilemiştim. Onca bilgi ve emek hala bir kenarda duruyor. Kitaplaştırma konusundaki tembelliğim had safhada.



Tüm bunlar yaşanırken “Goemon” beni görselliği ile birlikte, uzun yıllar araştırdığım bir konunun parçası olması nedeniyle etkiledi. Uzakdoğu filmlerinin kendine has görselliğini, müthiş renk kullanımını, usta bir şekilde çekilmiş aksiyon sahnelerini, muhteşem görsel manzaralarını az çok bilirsiniz. Bu güzellikleri Japonya ve samuray tarihinin gerçekliğiyle iç içe geçirdiğinizde haliyle benim gibi konu hakkında çok bilgisi olanların etkilenme katsayısı artıyor. Sizler için bahsi geçecek birçok isim çok yabancıyken ve isimleri hep aynıymış gibi görünürken, benim için her bir isim çok farklı şeyler anlatıyor. Çünkü birazdan adlarını tek tek geçeceğim tarihi kişiliklerin her birinin tek tek gerçek hayat öykülerini ayrıntılı bir şekilde biliyorum.

Öncelikle filmin senaryosu ya da konusu müthiş diyemem. Çok özel de diyemem. Bu anlamda etkilenebilirsiniz diyemem. Ama görsellik açısından etkilenmemek imkansız. Avatar gibi görselliklerin yanında bu filmdeki görsellikler daha fazla hoşuma gidiyor.


Film Japonya tarihinin kırılma anlarından birine karşılık gelen 1582 yılı ile giriş yapıyor. O dönemlerde geçiyor. Filmin asıl özelliği, o dönemde yaşamış en önemli Japonya tarihi karakterlerinin filmde yer alması. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini incelerken en paşa üç padişah kimdi diye sorulsa, verilecek cevap bellidir: Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman. Bu üç isim Osmanlı İmparatorluğu’nu ne kadar büyütmüş ve etkide bulunmuşsa Japonya feodal dönemine aynı anlamda damgasını vurmuş üç isimden bahsedebiliriz: Gaddarlığı ve otoritesi ile nam salmış Oda Nobunaga, tam bir politikacı olan ve Japonya’yı kendi döneminde birleştiren Toyotomi Hideyoshi ile oldukça ılıman bir politika benimseyerek yüzyıllar süren Japon iç savaşları dönemine son noktayı koyarak iki yüz yıllık barış dönemini getiren Tokugawa Ieyasu. Sengoku Ciday olarak isimlendirilen İç Savaşlar Dönemi’nin sonlandırılması o kadar da kolay değildi. Çünkü yüzyıllardır kendi içinde savaşan sayısız klanın varlığını, samuray ruhlarını ve akabinde tek bir çatı altında toplanabilmelerini kabul edebilmek, o dönemi çok iyi bilen kişiler için kolay değil.



Karakterler bu üç isimle sınırlı değil.

Japonya’ya çay töreni ve sanatını getiren Rikyu Sen, dönemin en önemli ninja eğiticilerinden biri olan Hattori Hanzo, Oda Nobunaga’yı öldürerek Japonya tarihini kökten değiştiren isimlerden biri olan Akechi Mitsuhide, Japonya tarihinin diğer önemli figürlerinden biri olan Mitsunari Ishida.

Bu karakterlerin hepsi filmde yer alıyor ve gerçek tarih örgüsü filmde bir nebze yerli yerine oturuyor. Hattori Hanzo şu Kill Bill’deki eleman değil mi, o hayal ürünü değil mi diye sorabilirsiniz. Kill Bill’de fantastik bir dokunuş vardı. Halbuki Hattori Hanzo Japonya tarihi için çok önemli olan, 1542 – 1596 yılları arasında yaşamış zamanın çok meşhur bir istihbarat ajanıdır. Tokugawa Ieyasu’nun hayatını kurtararak aslında 200 yıllık barış döneminin gizli kahramanıdır.

Japonya tarihini bilmeyenler için içerik üstü kapalı gelebilir. Ama konuya oldukça hakim olduğum, o dönem inanılmaz şeyler yaşandığı ve bunlar beni çok etkilediği için, o dönemin karakterlerine beyaz perdede abartılı bir görsellikle tanımlanmış bile olsa tanıklık etmek benim için hoş bir sürpriz oldu.



Filmin konusunu uzun uzun anlatmama gerek yok aslında. Akechi Mitsuhide suikastla Oda Nobunaga’yı öldürünce ipler Toyotomi Hideyoshi’nin eline geçer ve Tokugawa Ieyasu da arka planda sağlam hamlelerini yapmaktadır. Tıpkı gerçek Japonya tarihinde olduğu gibi. Ama Akechi’nin ilgili suikastının arka planında gizemli olaylar yatmaktadır. Çocukluk arkadaşlıkları ve çocukluk aşkları da işin tadı, tuzu, biberidir.

Goemon, sadece görselliğiyle bile ilginizi fazlasıyla çekebilecek bir filmdir. Birçok insan için görsellik anlamında belki Avatar rakipsiz olacaktır ama beni daha fazla etkileyen görsellikler ve renk kullanımı bu be kardeşim! Tıpkı Jet Li’nin Hero’sunda kullanılan müthiş görsel efekt ve renklerde olduğu gibi…

Filmin özünü anlayabilmek için Japonya’yı, tarihini, Japon toplumunun yüzyıllar boyunca yaşadığı acıları bilmek gerekiyor. Film aslında fantastik öğeleri barındırsa bile özünde gerçekliğin ta kendisini yansıtıyor. Bu gerçeklik şiirsel ve epik bir destan havasında yansıtılıyor.

Japonya yüzyıllar önce bitmek bilmeyen savaşlar, dökülen kanlar, veba, verem, salgın hastalıklar ve depremlerden dolayı her zaman ölüm ile iç içe olmuş ve ölüm ile kardeş olmuştur. İnsanlar çok acılar çekmiştir. O dönemin feodal beyleri (daimyo) sinsi planlarıyla klanlarını ön planda tutmak istemiş, politik bir çok oyunlarla suikastlara, cinliklere imza atıp durmuş. Yüzyıllar boyu ego çekişmelerinin acısı halktan çıkarılmış. Filmde verilen mesajlar günümüz dünyasına çok şey ifade edecektir. Göreceksiniz, dünyanın bir köşesinde, 15-16. yüzyılda dünyanın kendisinden bir haber olduğu ufak bir adasında yüzyıllar önce yaşananlar ve o insanların kaderi günümüz insanlarından pek farklı değil. Çekilen acılar evrensel!

Filmin final sahnesinde yaşananlar, Hideyoshi’nin ihanetinin iç yüzü, doymak bilmeyen ego ve kişisel hırslar, toplumlar üzerinde yaratacağı infialler nedeniyle oldukça evrensel. Aslında gerçek bir Japonya tarihi ama yaşananların özünden gelen bir!

Filmin sonunda donup kaldım, inanılmaz etkilendim. Çünkü verdiği her mesajı dibine kadar alıyor ve hissediyordum. Finalde kahramanımız Tokugawa Ieyasu'ya yemin etmesini söylüyor; bu savaşlara son vermesi, artık kan dökülmemesi, daha mutlu bir dünya kurulması için. Japonya savaşlar dönemine son veren bir isim olan ve 200 yılı bulacak olan özlenen barış dönemini getiren Ieyasu'ya bu sözü, isteği iletmek ustaca bir manevraydı. Oldukça etkileyici bir sahneydi ve dizlerimin bağı çözüldü.


http://www.imdb.com/title/tt1054122/

5 Nisan 2011 Salı

5 Centimeters per Second (Byôsoku 5 senchimêtoru) 2007



Filmin Adı: 5 Centimeters per Second
Orjinal Adı: Byôsoku 5 senchimêtoru

IMDB Puanı: 8,0
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt0983213/

Yönetmen: Makoto Shinkai
Yıl:2007
Ülke: Japonya
Tür: Anime, Dram, Romantik
Torrent;http://torrentz.eu/search?f=+5+Centimeters+per+Second




Çok fazla Anime izlemeyen biri olarak bu filmi ne kadar sevdiğimi anlatamam.İzlemek isteyenlere küçük notlar verelim öncelikle.




Film 3 bölümden oluşuyor ve romantik/drama türünde süper bir anime.Mutlaka izleyecek olanlar kendilerinden birşey bulacaklardır hikayelerde.İlk bölüm iki aşığın tanıştığı zamanı yani ilkokul zamanlarını, ikinci bölüm Lise zamanlarını, üçüncü bölüm ise artık yetişkin zamanlarını ele almaktadır.Bu arada bu iki aşık, ilkokul dönemlerinde iken ailelerinin iş için farklı yerlere taşınması nedeniyle ayrı kalmışlardır fakat onları birbirlerine bağlayan şey mektuplardır.Anime'de en beğendiğim özellik, aşıkların birbirlerine sürekli olarak mektup göndermesi.İşlenilen zamanda e-posta zaten yok ve cep telefonları da çok kullanılan aletler değil.Birbirinden uzak olan bu iki aşık gündelik yaşamlarında neler yaptıklarını ve birbirlerine olan özlemlerini bu mektuplarda dile getiriyor.




Ayrıca şahane bir görsel şölen var anime'de.Çizgilere değinmeden geçemeyeceğim.Görüntüler, müzikler ile birebir örtüştüğünde tadından yenmiyor.Hani her gün izleyebileceğiniz türden bir anime olmuş :)

Şiddetle tavsiye etmekteyim.Benim Puanım 9/10.


İyi Seyirler.

Neden Uzakdoğu Görsel Sanatı?

Merhaba,

Çok uzun zamandır sinema ve dizilerle çok haşir neşir olduğum; bu anlamda muazzam bir arşivle kendimi büyük bir hayal gücü dünyasında bularak farklı rüyalara gittiğim söylenebilir. Bir yapıt hayal gücünüzü ne kadar harekete geçiriyorsa etkilenme katsayınız o kadar artıyor. Bağımsız filmleri, Hollywood’u, Uzakdoğu filmlerini, Bollywood’u ve aklınıza gelebilecek her farklı bölgeyi göz önüne aldığınızda ruhumu ve özümü Uzakdoğu filmlerinde bulurum. Örneğin birçok Hollywood filminde bir miktar yapaylık salgılanırken ve duyguların ifade edilişi kendi içimizden biraz ayrıkken, Uzakdoğu filmlerinde, özellikle Güney Kore görsel sanatlarında büyük bir doğallığın, samimiyetin ve saflığın içinde yüzerken bulursunuz kendinizi.

Neden daha çok severim ki Uzakdoğu filmlerini?

Belki de bahsi geçen duyguların daha bir bizden, daha bir içsellikten geliyor olmasındandır. Yüzyıllar boyu Doğu kültürünün egemenliğinde şekillenmiş ruh parçacıklarının, İslam, Budizm, Konfüçyüs, Shinto, Zen ve her çeşit mistik bakış açıları ile beslenip duygunun daha saf ve daha içtenine ulaşması bizi bir parçamıza ulaştırıyor. Soğuk ve maddiyatı daha ön planda gören toplulukların bazı üyelerinin sergileyeceği soğuk edebi görsellerle, bizden olanların aktaracağı düşünceler “duygusal” bazda aynı etkiyi vermeyecektir. Korku filmlerinde bile arada bariz bir fark olacaktır. A Moment to Remember (Nae Meorisokui Jiwoogae) ile Titanic arasındaki farkı bile burada anlarsınız. Bir tarafta milyonlarca dolar harcanarak bir efsane tadında olduğu söylenegelen Titanic, diğer tarafta ise oldukça mütevazı bir bütçe ile yerküreye fırlatılan, insanoğlunun yaşamı boyunca görüp görebileceği en muhteşem sanatlardan biri. Belki de bundandır.

Şu ana kadar yüzlerce Uzakdoğu filmi izlendi ve daha izlenmek üzere yüzlerce sinema daha duruyor. 60-70 kadar da Uzakdoğu’dan (daha çok Güney Kore odaklı) dizi izlenmek üzere arşivimde yer almaktadır. İçine düştüğümüz ve düşeceğimiz dipsiz duygu kuyuları ve mistik bakış açılarının egemenliğindeki bu görsel sanatın bizlere verebileceği ilhamlar, umarım sizlere paylaşılmış hisler olarak geri dönecektir. Zaman bize izin verdikçe. Ve de İlham perileri..

The Man From Nowhere (Ah Jeo Sshi) 2010


Filmin Adı: The Man From Nowhere
Orjinal Adı: Ah Jeo Sshi
IMDB Puanı: 7,8
IMDB Linki: http://www.imdb.com/title/tt1527788/
Yönetmen: Jeong-beom Lee
Yıl:2010
Ülke: Güney Kore
Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim
Torrent



2010 yılı Güney Kore sineması açısından epey güzel geçti kanımca.Onlarca film çekildi, onlarca farklı senaryolar üretildi ve biz sinema severlerin beğenisine sunuldu.Blog'da epey bahsedeceğim 2010 filmlerinden.

Bu blog'a ilk olarak son dönemlerde gerçekten çok sevdiğim ve etkilendiğim, defalarca izlesem bile bıkmayacağım türde olan bu güzide film ile başlamak istedim.

Sinema severlerin, özellikle Güney Kore Sineması'na ilgi duyanların muhakkak izlediği, en azından haberdar olduğu bir film ''The Man From Nowhere''.


Film'in konusu hakkında kısaca bilgi verecek olursam, başrol oyuncumuz Bon Win rehine dükkanı sahibi, yalnızca 10 yaşındaki komşusu olan küçük kız ile arkadaşlık yapan kendi halinde bir adamdır.Küçük kız ise Annesi ile yaşamasına rağmen annesinin ilgisizliği ve de uyuşturucu bağımlısı olması nedeniyle başı boş dolaşan, umursanmayan ve de okula bile gitmeyen sevgiye muhtaç bir çocuktur.Annesi dansçı olarak çalıştığı bir bar'da bir uyuşturucu takas işine karışır ve olaylar bundan sonra gelişmeye başlar.

Bir nevi Anne kendini ve de küçük kızın hayatını tehlikeye atmıştır.Kendisine ait olmayan uyuşturucuyu asıl sahibi olan Mafya üyelerinden kaçırmıştır.Mafya lideri ise adamlarına 3 gün mühlet vererek, malın bulunmasını emreder.Bu noktadan sonra adamlar Kadın'ın malı aldığını ve de bir çanta içerisinde malı rehine dükkanına verdiğini kameralardan tespit ederek, dükkanı basarlar.Bu arada adamlar malı almalarına rağmen kadını ve kızı rehin alarak başrol oyuncumuz Bon Win'i karşılarında bulurlar.Özellikle küçük kız için girdiği bu mücadelede sürpriz hayatlarla, olaylarla ve en önemlisi acımasız, insanlara değer vermeyen mafya bozuntuları ile karşılaşır Bon Win. Artık gerisini anlatmayayım, bu noktada film'i izlemeye başlayın derim :)


Film için özellikle belirtmek istediğim iki nokta var.Birincisi başrol oyuncuları olan ufaklık Sa-Ron Kim ve Bon Win'in olağanüstü performansları, ikincisi ise hiç bir şekilde dramatize edilmeden bildiğimiz bir öykünün izleyiciye aktarılma şekli.Ufaklığın ikinci filmi olması ve de bu yaşta böyle oyunculuk sergilemesi adeta ağzınızı açık bıraktırıyor. İlk filmi ''A brand new life'' 'da ki performansını bilmeyenler için o filmi de önerebilirim.Ne kadar durağan bir film olsa da sırf ufaklığın performansı için izlenmesi gereken filmlerden birisidir.

Velhasıl kelam, sürekleyici, aksiyon sahnelerinin belli bir dozda ve de başarılı olduğu, buram buram dram kokan sahneler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir başyapıt.İki sahnesinde gözümden yaş geldiğini hatırlıyorum :)

İyi seyirler.

Benim puanım 9/10.Torrent